• ANASAYFA
  • MUHTARLIK
  • DERNEK
  • FORUM
  • KÖYDEN CANLI YAYIN
  • RADYO SEREMKOY
  • KÖYÜN TARİHÇESİ
  • ETNİK KÖKEN
  • SİZİN GÖNDERDİKLERİNİZ 1
  • SİZİN GÖNDERDİKLERİNİZ 2
  • FOTOĞRAF ALBÜMÜ 1
  • FOTOĞRAF ALBÜMÜ 2
  • ÖNEMLİ GÜNLER
  • KÖYÜMÜZDEN HABERLER
  • DUYURU VE İLANLAR
  • ULAŞIM
  • ZİYARETÇİ DEFTERİ
  • anasayfa
  • Hakkımızda
  • İLETİŞİM

 

KÜLTÜRÜMÜZ

VE

ETNİK KÖKENLER

 


Edirne İli Meriç İlçesine bağlı şirin bir sınır köyü olan SEREM KÖYÜ’ ne Uzunköprü –Meriç yolunun 200. metresinden sağa dönülerek yaklaşık 17 km sonundu ulaşılır.

Köy 1923 mübadelesi sırasında Selanik’ten göç edenler tarafından oluşturulmuştur. Eskiden Rumların yaşadığı bir köydür.

POMAK

GACAL

MUHACiR

 









 

 

 

 

 

 

 


 

POMAKLAR

1. GİRİŞ :

Balkanlar'da Türklüğün ayrılmaz bir parçasını teşkil eden Pomak Türkleri'nin esas çoğunluğu Bulgaristan'da, bir kısmı ise Batı Trakya'da Rodop Dağları üzerinde "Yasak Bölge" de yaşamaktadır.

Çeşitli dönemlerde, toplu katliamlara varan yöntemlerle Bulgarlar tarafından asimile edilmek istenen Pomak Türkleri, 1960'lı yıllardan bu yana da Batı Trakya'daki kısımları itibarıyla Yunanlıların aynı amaçlı sistematik planlarıyla karşı karşıya bulunmaktadır.

Balkanlar'da, özellikle 1877-78 yıllarında Rus-Bulgar ikilisi tarafından uygulanan mezalimi en yoğun şekilde yaşayan bu Türk boyu; Bulgaristan'daki ve Batı Trakya'daki azınlıklarımızın "dinamik unsuru"nu oluşturmaktadır.

2. TARİHÇE :

a. Trakya :

Adını, ilk sakinleri olarak bilinen Traklar'dan aldığı kabul edilen Trakya, tarih boyunca savaşlara ve önemli gelişmelere sahne olmuştur. M.Ö. 2000'lerde kuzeyden gelerek bölgeye yerleşen Traklar ile Persler, Makedonlar, Romalılar ve Yunanlılar arasındaki mücadeleler uzun süre devam etmiştir.

Trakya'da, zorla Hristiyanlaştırmanın başladığı III ncü yüzyıl ve barbar Got saldırılarının başladığı IV. Yüzyılla birlikte Hun Türkleri, V. yüzyılda Avar ve Bulgar Türkleri bölgede dinamik birer güç olarak ortaya çıktılar. Tarihte Tuna Bulgar Devleti olarak bilinen devlet, 864 yılında Bulgar Türkleri'nin lideri Bogoris(Boris) Han'ın, Ortodoksluğu resmen kabul etmesiyle birlikte son buldu.

Balkanlar'a, 860'lı yıllarda başlayan Peçenek, Uz(Oğuz) ve Kuman-Kıpçak göçleri ile buralarda yerleşerek hakimiyet kurma çabaları XI. yüzyıla kadar sürmüştür. Tarih; Balkanlar'da ve dolayısıyla Trakya, Makedonya ve Dobruca'da, V. yüzyıldan itibaren varlıklarını ve etkilerini en yoğun biçimde hissettirenlerin Türkler olduğunu ortaya koymaktadır.(1)

Bölgedeki Bizans hakimiyeti esnasında, Bizans tahtı için ortaya çıkan karışıklıklar, Aydınoğlu Umur Bey'in Bizans'a yardımları ile bertaraf edilirken, bu faaliyetler bölgedeki Osmanlı hakimiyeti için gerekli zemini de hazırlamıştır. Osmanlı Türkleri, 1360'lı yıllarda başlattıkları Trakya ve Balkanlar'a yönelik fetih hareketlerini kısa sürede tamamlayarak yüzyılımızın başına kadar devam ettirdiler.

b. Pomak Türkleri :

Bulgarlar'ın "Müslüman Bulgarlar", Yunanlılar'ın "Müslüman Grekler" olduğunu iddia ettikleri Pomak Türkleri; Orta Asya'dan kuzey göç yolunu (Hazar Denizi ve Karadeniz'in kuzeyini) takip ederek Ukrayna ile Besarabya'ya giden, buradan da XI nci yüzyılda Balkanlar'a inen ve Peçenekler'in yardımıyla 1034'den itibaren Rodoplar, Batı Trakya, Pirin ve Vardar Makedonyası'nı hakimiyetleri altına alan Kıpçaklar'ın veya Avrupalıların Kuman olarak adlandırdığı Türk boylarının devamıdır.(2)

860'lı yıllardan itibaren Ukrayna ve Romanya üzerinden Balkanlar'a gelen Kuman-Kıpçak Türklerinin soyundan gelen Pomaklar, ilk olarak Bulgaristan'ın Tuna Boyu ve Dobruca Bölgelerine, daha sonra güneye inerek Rodoplar ve Makedonya'nın Doğu kesimlerine yerleşmişlerdir. Pomaklar'ın atası olan Peçenek ve Kuman Türkleri, önce Bizans'ın, ardından da Bulgarlar'ın egemenliğine girmişlerse de yok edilememişlerdir.

Pomak ismi ise; XIV. yüzyılda, Anadolu'dan Balkanlar'a gelen soydaşlarına maddi ve manevi yönde büyük destek sağlayan Kıpçak-Kumanlar'a, "yardım eden", "yardımcı" anlamında olarak Slavlar tarafından verilmiştir. Nitekim bu kelime, Slavca "Pomaga", Pomagaec" yani "yardımcı, yardım eden, işbirlikçi" anlamında olan kelimelerden türemiştir.(4) Bulgarlar, aşağılayıcı bir tavırla "Osmanlı'nın Pomak'ı" yani "Osmanlı'nın yardımcısı / uşağı" adını vermişlerdir. Ancak söz konusu "Pomak / Yardımcı" sıfatı, son derece benimsenmiş ve Osmanlı'nın Pomak'ı olmak, gurur duyulan bir statü haline dönüşmüştür. Aynı şekilde, Batı Trakya'da, Yunanlılar; "Polio Tourke - eski, geri Türk" hitabını kullanmışlardır. Bu kapsamda Pomak kelimesinin bir kavim adı olmadığı anlaşılmaktadır. Kıpçak Türkleri'nin, Osmanlılar'a yardım ettikleri için, bu hareketlerini ifade etmek üzere Slavlarca kullanılan bir sıfattır.

Pomaklar'a ilişkin Yunan tezlerine göre; Pomaklar, Büyük İskender'in torunları olup Türkler tarafindan zorla Müslüman yapılmışlardır. Pomak ismi; cephe ya da savaş dışı kalmış anlamına gelen "apomahos" ya da çok içki içen anlamındaki "poma" kelimelerinden türetilmiştir. Öte yandan bazı Yunan kaynakları da Pomakların; Traklar'dan geldiğini ya da Büyük İskender'in Asya Seferi esnasında yanında bulunan Yunan kabilesi "Agriyanlar"ın torunları olduğunu ileri sürmektedirler. Tarihi gerçeklere aykırı olan Yunan iddiaları, "Pomaklar, zorla Müslüman yapılan Elenlerdir" iddiasını ispata yöneliktir.

XIX. yüzyılın başlarında Pomaklar; Rodoplar ile Doğu Makedonya arasında; bunun haricinde bugünkü Bulgaristan'ın kuzeyinde (Lofça, Plevne ve Rahova), Orta Bulgaristan'da; Filibe civarlarında ve eski Selanik, Manastır, Kosova ile İşkodra vilayetleri dahilinde de küçük gruplar halinde oturmakta idiler. 1877- 1878 Osmanlı-Rus Harbİ nedeniyle Osmanlı Devleti, Tuna boylarındaki şehirlerde bulunan müslümanların bir kısmını tahliye ederek, İstanbul, Edirne ve Selanik civarına nakletmiş, bu arada kuzeyde bulunan Pomaklardan bir kısmı da güneye, Rodoplara, Makedonya'ya ve diğer bir kısmı da Anadolu'ya geçmiştir.

Osmanlı kaynaklarında, Türklerin Balkanlar'la temasa geçmesinden itibaren, burada yaşayan en küçük topluluklara (Bulgar, Sırp, Arnavut, Ulah vb.) varıncaya kadar bir çok isme rastlanmaktadır. Buna rağmen, Pomak adı, bu kayıtlar arasında yer almamaktadır. Ayrıca Batılı ve diğer kaynaklarda da aynı durum gözlenmektedir. Ancak, ilginç olan husus, Pomak adının, XIX. yüzyılda ortaya atılmış olmasıdır.(5) Aynı dönemde, doğudaki soydaşlarımıza "kürt" adı ile hitap edilerek Türkler arasında bölücülüğün yapılması, "Pontus Rum Devleti'nin kurulması fikrinin ileri sürülmesi", "Ermeni Meselesi"nin gündeme getirilmesi" ve İslam alemine "Türk düşmanlığı"nın telkin edilmesi yönündeki yoğun faaliyetlerin başlaması dikkat çekicidir. Bu kampanya ve propagandaların, planlı ve sistemli bir şekilde ortaya çıkması elbette bir tesadüf değildir. Pomak ve kürt tabirleriyle, farklı coğrafi bölgelerde yaşayan Türklerin, birer ayrı toplum olarak ileri sürülmesi, Türk milletinin bütünlüğünü bozmak, Pontus-Rum, Ermeni, Arap vb. meseleler ile Osmanlı Devleti'ni parçalayabilmek maksadıyla batılılar tarafından icat edilmişlerdir. Aynı ve benzeri tabirleri, kendi menfaatlerine uygun gören Rusya ve Balkan devletleri de aktif olarak kullanmaya başlamışlardır. Bu kapsamda, Pomak tabiri, Rodop ve Batı Trakya Türklerini, diğer Türklerden ayırmak üzere, özellikle Bulgaristan ve Yunanistan tarafından milli politika gereği olarak kullanılmış ve günümüzde de kullanılmaya devam etmektedir.

c. Batı Trakya :

Osmanlı hakimiyetinin Balkanlar'a yerleşmesiyle birlikte bölgedeki Peçenek ve Kuman Türk toplumları da, yeni devletin getirdiği yeni dini topluca kabul ederek, Osmanlı'nın uç boylarındaki önemli görevleri yerine getirmeye başladılar. Şahin dahil, Rodoplar'daki pek çok yerleşim biriminin yeri, kendilerine daha sonra "Pomak" adı verilen Türklerin durumunu teyit etmektedir. Şahin, ilk fetih yıllarında Lala Şahin Paşa tarafından kurulmuştur. Ancak, Şahin isminin bu büyük kumandandan ziyade, buraya iskan ettiği Pomak Türkleri tarafından verilmiş olması daha kuvvetli bir ihtimaldir.(6)

Batı Trakya; Trakya'nın; kuzeyde Rodop dağ silsilesi, güneyde Ege Denizi, doğuda Meriç nehri, batıda ise Drama ve Kavala illeri ile Mesta-Karasu arasında kalan ve Yunanistan'ın başlıca bölgelerinden birini oluşturan kısımdır. 8578 kilometrekarelik yüzölçümündeki Batı Trakya; Türk-Yunan sınırından batıya doğru Dedeağaç, Gümülcine ve İskeçe illerinden müteşekkildir.

Batı Trakya topraklarının büyük bölümü dağlardan oluşmaktadır. Bulgar Trakyası'ndan güneye doğru uzanan, İskeçe kentinin, eteklerinde kurulu olduğu Güney Rodoplar ile, Gümülcine kentinin yaklaşık 1 km. kuzeyinden itibaren doğu ve güney istikametinde uzanarak Dedeağaç ilinin tüm orta ve güney kısımlarını kaplayan Doğu Rodoplar bölgenin önemli dağlarıdır.

Batı Trakya'daki acı gelişmeler, özellikle 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi ile birlikte başladı. Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgileri ve gerilemesi karşısında bölgede, kısa süreli de olsa "Türk" ismi taşıyan devletler kuruldu. Balkan Türkleri'nin bu dönemlerde, güvenlik ve istikrarı sağlamak maksadıyla kurdukları bu devletlerin en önemlisi ise "Batı Trakya Türk Cumhuriyeti"dir. Bölgede görülen Türk devleti kurma deneyimlerinde, Pomak Türkleri de önemli katkılarda bulundular. Pomak Türkleri'nin, böyle bir gelişime destek olmaları, ataları Peçenek ve Kumanlar gibi, özgürlük ve bağımsızlığı benimsemiş olduklarını göstermektedir.(7)

Osmanlı Devleti'nde önemli görevler üstlenen ve Osmanlı ordusuna gönüllü olarak katılan, bölgedeki ayaklanmaları anında bastıran (1876'daki Bulgar Batak Ayaklanmasının Bastırılması) Pomak Türkleri'ne, tarihte bugün kısmen Bulgarların da kullandığı dilden türetilerek "yardımcı,destekçi" anlamına gelen "Pomak" sıfatının verilmesi, yukarıda belirtilen niteliklerinden dolayı Osmanlı Devleti döneminde gerçekleşmiştir.

Osmanlı Devleti'nin çöküşüne giden yolda, Balkan Savaşları ve I nci Dünya Savaşı, Balkanlar'daki sınırlarda değişikliklere yol açtı. Bulgarlar, 1913 tarihli Bükreş Anlaşması ile Pomak Türkleri'nin yoğun olarak yaşadığı Rodoplar, Ropçoz ve Kırcaali bölgeleri de dahil olmak üzere Batı Trakya'da 1919 yılına kadar sürecek egemenlik kurdular. Bulgarlar'ın bölgede Pomak Türkleri'ne yönelik olarak yürüttükleri kıyım, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti'nin kurulmasında etken oldu. Bulgarlar'ın din ve milliyet değiştirme çabalarının ise, işgal sona erdiğinde hiç bir sonuç vermediği, Pomak Türkleri'nin kültürel yapılarını korumayı bildikleri görüldü.(8)

1920'de, Batı Trakya'yı Neuilly Antlaşması ile (27Kasım 1919) Bulgarlar'dan teslim alan müttefik kuvvetler, Sevr'de Yunanistan ile imzaladıkları Trakya Antlaşmasıyla (10 Ağustos 1920) bu toprakları Yunanistan'a devrettiler.

Bilindiği gibi, Mustafa Kemal'in önderliğinde başarıya ulaşan Kurtuluş Savaşı neticesinde Lozan'da başlayan barış görüşmeleri esnasında Batı Trakya'nın durumu da gündeme getirildi. Fakat, Türkler'in Batı Trakya'daki nüfus ve toprak oranının ezici üstünlüğüne rağmen, görüşmelere katılan büyük devletlerin, Türk heyetinin başına başka sorunlar açma uyarıları üzerine bu topraklar Yunanistan'a verildi.(9)

24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'nın "Azınlıkların Korunması" bölümündeki 37-45 nci maddelerle; Batı Trakya'da önemli bir bölümü Pomak Türkleri'nden oluşan, esasen bir çok Türk kavim ve boyunun karışımından ibaret Müslüman-Türk azınlığı ile İstanbul'daki Ortodoks-Rum azınlığın hakları ve statüleri garanti altına alındı.

II. Dünya Savaşı sırasında, Bulgaristan'ın Pomakları Bulgarlaştırma girişimine ağırlık vermesi üzerine Yunan Hükümetleri, Pomakları, Bulgaristan'ın Yunanistan'daki bir uzantısı olarak değerlendirmiş ve oturdukları bölgeler askeri bölge ilan edilmiş ve Pomak çocukların Bulgar kimliğinin yok edilmesi maksadıyla çalışmalara başlamıştır. Yunanistan'da, 1967'de yönetime el koyan Albaylar Cuntası, Türk varlığını eritmeyi amaç edinmiş ve Türk azınlığın haklarını ve özgürlüklerini kısıtlayarak bölgeden göçe zorlamıştır.1974 yılında sivil yönetime geçildikten sonra da Cunta'nın azınlıklar üzerindeki tüm uygulamaları devam ettirilmiştir. Neticede Yunan Yargıtayı "Batı Trakya'da Türk yoktur. Elen asıllı Müslümanlar vardır" şeklindeki karar vermiştir.

Yunanistan'daki Pomaklar, genellikle Batı Trakya'da yaşamaktadırlar. Pomaklar, Batı Trakya'nın üç ili'nde, çoğunlukla Bulgaristan sınırı yakınlarındaki köylerde, İskeçe, Gümülcine ve Dimetoka'da yaşamaktadırlar. Pomakların yaklaşık 40.000'i (İskeçe'de 27.000, Gümülcine'de 13.000) Yunan Hükümeti'nin "Yasak Bölge" haline getirdiği ve Batı Trakya'nın yaklaşık %50'sini oluşturan, İskeçe, Gümülcine ve Dedeağaç illerinin dağlık kesimlerini içine alan ve Yunan-Bulgar sınırı boyunca uzanan bölgede yaşamaktadırlar. Batı Trakya Türk azınlık nüfusunun da 1/3'ü yasak bölge içindedir. Pomakların konuştuğu ve "Pomakça" olarak ifade edilen dil "Pomak Türk Lehçesi"(diyalekti) olarak adlandırılmaktadır. Pomakça'da %60 oranında Türkçe kelime bulunmaktadır. İkinci Dünya Savaşı'ndan hemen sonra, Atatürk İnkılaplarının etkisi ile Türkiye Türkçesi'nin yaygınlaştırılmasına çalışılmıştır. Fakat bu faaliyetler her zaman Yunan hükümetlerinin engelleyici, baskıcı yaklaşımlarına maruz kalmıştır. Son yıllarda Yasak Bölge'deki Pomaklar üzerinde yapılan çalışmalardan da anlaşılmaktadır ki, Yunan yönetimlerinin uyguladığı "Türkçe'ye set çekme" uygulamalarından dolayı gençler arasında zayıflamasına rağmen, Pomaklar Türkçe konuşmaktadırlar.

Bölgede yaşayan insanların Türklük vasfı bir gerçektir. Özellikle Pomak Türkleri arasında Peçenek, Kuman, Avcı, İhtiyar, Kahraman, Pehlivan, Zeybek, Yörük Çavuş, Boz, Onbaşı, Yüzbaşı, Binbaşı, Paşa, Kahya, Karadayı, Haseki, Oruç, Subaşı vb. soyadları yaygın olarak kullanılmaktadır. Yerleşim birimlerinin isimleri de Türkçe'dir. Şahin, Elmalı, Otmanlı, Sinikova, Sarıyar, Karaoğlan, Hamidiye, Hemetli, Hisarkaya, Kanberler, Bekeobası, Demircik, Karagözlü, Otmanören, İnhanlı, Dinekler, Sakarkaya, Gökçeler, Atmacalı, Gökçepınar, Balabanlı, Saltıklı, Yassıören… Batı Trakya'da bazıları yeniden kurulan, bazılarına da ekleme yapılan Sinikova, Atmacalı, İsice, Hemetli, Kozluca, Kanberli ve Hebilköy gibi köyler, Pomak Türkleri'nin günümüze dek uzanan yerleşim birimlerinden bir kaçıdır.(10)

Bu yerleşim birimleri içerisinde, Şahin, İskeçe ili Rodop dağları üzerinde, yaklaşık 3500 nüfusuyla "Yasak Bölge"deki en büyük yerleşim birimidir. İskeçe'nin yaklaşık 35 km. kuzeydoğusunda, 913 metre yüksekliğindeki Dobrivor Dağı'nın önünde güneye doğru uzanan yaklaşık 500 metre yüksekliğindeki tepenin eteklerinde kuruludur.

Osmanlı kayıtlarına göre Şahin, 1360'lı yıllarda bölgeyi fetheden Lala Şahin Paşa tarafından kurulmuştur. Şahin Paşa, Ropçoz ve Nevrokop bölgelerinde, "Şamanist Kıpçak-Kuman ve Peçenek" Türklerinin sekenesi olarak 6-7.000 kadar Pomak Türkü ile karşılaşmış ve onlar topluca Müslüman olunca da Rodoplar'da yeşil ve ağaçlık bir yere iskan etmiş ve buraya kendi adını "Şahin" adını vermiştir. Şahin Bey'in arkadaşı Balaban Bey'in de aynı tarihlerde kurduğu köye ise "Balabanlı" ismi verilmiştir.

Şahin, Pomak Türkleri'nin Rodop Dağları üzerindeki kültür merkezi durumundadır. Bölgenin tek ana yolu üzerinde bulunmasından dolayı, kuzeyindeki yerleşim birimlerinde yaşayan Pomak Türkleri, dış dünyaya açılan İskeçe'ye gidiş-gelişlerinde Şahin'i kullanmaktadır. Şahin ile Pomak Türkleri'nin diğer yerleşim birimleri arasında, Şahin'in coğrafi konumu ve yapısının fonksiyonları itibarıyla, bir sosyal yapı meydana getirilmekte ve varlık devam ettirilmektedir. Yunan devletinin, yasak bölge içindeki Pomak Türkleri'nin dolaşımını 30 km. ile sınırlaması, bölgedeki oluşumları engelleme çabasına yöneliktir. Pomak Türkleri'nin kaderi ve yaşam koşulları, bütünün kaderi ve yaşam koşullarından ayrı ve farklı değildir. Ancak çok daha ağır ve acımasızdır. Bütün; 130.000 civarındaki Batı Trakya Türk Azınlığı'dır.

Batı Trakya'daki İskeçe kentinin hemen kuzeyinden başlayarak Yunan-Bulgar sınırına kadar uzanan dağlık kesimde yaşayan insanların %99"u, çoğu Pomak olmak üzere Türkler'den oluşmaktadır. İskeçe kentinin 8 km. kuzeyinden başlayarak, Yunan-Bulgar sınırına dek uzanan geniş topraklar, "Yasak Bölge" ilan edilmiştir. Yasak Bölge, Gümülcine ve Dedeağaç illerinin de tüm dağlık kesimini kapsamakta olup, Türklerin bu bölgedeki nüfusu yine %99 civarındadır. "Güvenlik Kuşağı" olarak anılan ve Yunanistan'ın, Bulgaristan, Yugoslavya ve Arnavutluk ile olan
sınırlarında bu genişlikte bir bölgeyi aynı uygulamaya dahil etmemesi, bu ülkenin bölgedeki Türk azınlığa uyguladığı baskı, ayrım ve eritme politikalarının göstergesidir.

Pomak Türkleri, tüm "Yasak Bölge"de yaklaşık 40.000 civarındaki nüfuslarıyla (İskeçe'de 27.000, Gümülcine'de 13.000) bölgedeki Türk nüfusun yoğunluğunu teşkil ederler. Bölgedeki diğer Türklerin sayısı 15.000 civarındadır.

1998 yılında Yunanistan, Bulgaristan ile olan sınırında 25 km.lik bir serbest bölge oluşturulması çalışması başlatmıştır. Henüz sonuçlanmayan bu girişimin, Pomaklara ilişkin Bulgar eleştirilerini nötralize etmek ve bir ölçüde Bulgar kimliği kazanmasına yardımcı olmak maksadıyla yapıldığı değerlendirilmektedir.

Yunan devletinin, yasak bölge uygulamasıyla, Pomak Türklerinin, diğer Türkler ve dış dünya ile ilişkilerini ve kültürel bağlarını koparmak ve bölge dahilindeki Türklere dolaşım kısıtlaması uygulamak suretiyle uzun dönemde, birbirinden kaderleri ve durumları ayrı ve farklı koloniler yaratmaya, sonuçta Pomak Türkleri'ni Yunanlılaştırmaya çalıştığı değerlendirilmektedir.

ç. Bulgaristan ve Pomak Türkleri :

Bulgarlar'ın, Türk nüfusunu az göstermek için kullandıkları metotlardan biri de, Kuman soyundan gelen Pomak Türkleri'nin lehçelerindeki farklılıklardan istifade ederek bu toplumun Bulgar olduğunu iddia etmektir.

Bulgarlar, Bulgaristan'daki Türk varlığını tamamen inkar etmeden önce, bu ülke sınırları dahilinde yaşamakta olan Türkleri daha küçük topluluklara bölmek için sistemli bir politika izlemişlerdir. Bazı lehçe farklılıklarından istifade ederek, Bulgaristan Türkleri'ni Pirin Makedonyası, Rodoplar, Kuzey Trakya, Deliorman ve 1940'lardan sonra Dobruca halkları gibi gruplara ayırmaya ve bunlar arasındaki dil, din ve kültür bütünlüğünü bozmak için çaba göstermişlerdir. Bu meyanda, dil faktörünü öne sürerek Pomak Türkleri'ni de Bulgar menşeli olarak göstermeye gayret etmişlerdir. Bulgar resmi makamlarının iddialarına göre, "Osmanlı Türk kolonizatörleri, Rodop ahalisini (Pomak Türkleri) zorla İslamlaştırmışlardır." (11)

Ancak, bu iddia, söz konusu ülkenin belirlediği hedeflere ulaşabilmek için iç ve dış politikasında kullandığı bir propaganda unsurudur. Tarihi kayıtlar, Türkler'in, Balkanlar'da kendi hakimiyetleri altında yaşayan tüm unsurlara dil, din ve her türlü hürriyeti verdiğini ortaya koymaktadır.

Pomak Türkleri ile ilgili olarak, Bulgarlar'ın en çok istismar ettikleri konu, bu toplumun konuştuğu dilin içinde yüksek oranda Slavca menşeli kelimelerin bulunmasıdır. Buradan hareketle de, Pomak Türkleri'nin Bulgar olduğunu iddia etmektedirler. Ancak Pomak Türk lehçesi; %30 Ukrayna Slavcası, %25 Kuman-Kıpçakça, % 20 Oğuz Türkçesi, % 15 Nogayca ve % 10 Arapça'dan oluşmaktadır.(12)

Pomak Türk lehçesinde Ukrayna Slavcası'nın % 30 nisbetinde bulunmasının başlıca sebebi, Kıpçak Türkleri'nin X ve XI nci yüzyıllarda Ukrayna, Lehistan ve Besarabya steplerindeki Slavlar ile olan temaslarından kaynaklanmaktadır. % 10 oranındaki Arapça ise, Pomak Türkleri'nin İslamiyeti kabul etmeleriyle birlikte dillerine girmiştir. Diğer taraftan Kıpçakça, Oğuz Türkçesi ve Nogayca Türk lehçeleridir. Buradan da Bulgarlar'ın iddia ettiği gibi, Pomak Türkleri'nin dilinin Bulgarca olmadığı görülmektedir.

Bulgaristan'daki Türkler'in ve Kuman menşeli olan Pomak Türkleri'nin "Müslümanlaştırılmış Bulgarlar" olduğu şeklindeki Bulgar tezi ise, Bulgarlar'ın menşeine ilişkin araştırmalar neticesinde sonuçsuz kalmaktadır. Yapılan araştırmalar ve tarihi kayıtlar, Bulgarların köken itibarıyla Türk olduklarını, Bulgar adının, Türkçe bir kelime olan Bulgamak fiilinden türediğini ortaya koymaktadır. V-VII. yüzyıllar arasında, Doğu'dan başlayan göç hareketleri neticesinde, İtil Bulgar Türk Devleti ve Tuna Bulgar Türk Devleti kurulmuştur. (13) İtil boylarına giden Bulgar Türkleri, "Kazan Türkleri" adıyla günümüze kadar Türklüklerini muhafaza ederken, Tuna boylarına giden Bulgar Türkleri ise, zamanla Türk kültürü ile medeniyetinden uzaklaşıp, Hristiyan dünyasına girmiş ve Slavlarla karışarak yeni bir "Hristiyan-Bulgar-Slav" kavmi haline gelmişlerdir.

Pomak Türkleri ile Bulgarlar arasındaki temel fark, Pomak Türkleri'nin benliklerini muhafaza etmek için verdikleri mücadeleye karşılık, Bulgarların kendilerini Slav sayarak Ogur-Türk menşeli olduklarını unutmaları ve Türkleri Slavlaştırmak için gayret sarfetmeleridir. Netice itibarıyla Türklük vasfından uzaklaşan Bulgarlar, Bulgaristan'daki soydaşlarımızı yok etme yolları aramışlardır. Uzun vadeli planlara dayanan bu maksatlarını gerçekleştirebilmek için de başlangıç olarak Türk miktarının tespit edilmesini önlemek üzere düşük rakamlı nüfus istatistikleri yayınlamışlardır. Bunun yanı sıra, Türklerin ırki ve dini varlıklarını gerçeklerden uzaklaştırmak ve bir mefhum kargaşası yaratmak amacıyla Türkeler çeşitli terimle ve isimler verme metodunu takip etmişlerdir. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı neticesinde, Bulgaristan toprakları içinde kalan Türkler, önce azınlık statüsüne alınmış ve 1950 yılına kadar "Türk Azınlığı" terimi ile adlandırılmışlardır. Komünizmle birlikte terim, 1950-1965 yılları arasında "Türk Ahalisi", 1965'den 1976'ya kadar "Türk Kökenli Bulgaristan Vatandaşı", 1976'dan sonra "Bulgar Türkleri" olmak üzere sık sık değiştirilmiştir. 1984 yılından itibaren ise Türk kelimesi tamamen kaldırılarak "Bulgar Müslümanları" veya "Müslümanlaştırılmış Bulgarlar" terimi kullanılmaya başlanmıştır.

(1) Balkan Savaşları Yıllarında Türklere Yönelik Faaliyetler:

Türk varlığını küçük parçalara bölerek daha kolay yok etmeyi amaçlayan Bulgar Yönetimi, Pomak Türklerinin Türk olmadıkları propagandasını artırmakla işe başlamıştır.

Balkan Savaşları sonucunda, Bulgaristan Edirne Vilayeti'nin dokuz kazasını topraklarına katmıştı. Katılan bu topraklar arasında, Bulgarların"Bulgar Batı Trakyası" dedikleri aslında Türk toprakları olan Rodoplar ve Batı Trakya'da vardı. Buralarda yaşayan nüfusun çoğunluğunu Türkler oluşturmaktaydı. Kırcaali, Eğridere, Koşukavak, Ortaköy, Darıdere, Paşmaklı, Mestanlı, Nevrekop, Dövlen, Dospat, Hasköy, Harmanlı gibi bölgelerde Müslüman Türklerin nüfus oranı %90'a varmaktaydı.(14) Bazı istatistiklerde ise, Balkan Savaşları'ndan sonra dahi Kırcaali, Koşukavak,Ortaköy, Paşmaklı, Nevrekop, Darıdere, Eğridere ve Rodopcuk illerinde 333.321 Türk, 50.967 Bulgar ve 10.720 Rum nüfusunun yaşadığı belirtilmektedir.(15) Bu durum, Bulgarların tek bir Bulgar-Slav topluluğu yaratmak düşüncelerine engel teşkil etmekteydi. Bu yüzden Bulgar idarecileri, 1910 yılında baskıları artırmaya başlamışlardır. Pomak Türkleri'ne, "gayri Türk" ile "gayri Müslüman" düşüncesini aşılamak ve diğer Türklerden ayırmak amacıyla;

a. Müslüman Pomak Türkleri'nin yaşadığı köy, bucak, ilçe ve vilayetlerde Türkçe tedrisatın yapılmasına müsaade etmemişler,
b. Türkçe tedrisat yapılan okullara Pomak Türklerinin gitmesini yasaklamışlar,
c. Pomak Türklerinin folklorunu tahrif ederek Bulgar folkloru ile birleştirmek istemişler,
ç. Ayet, hadis ve hutbeleri Bulgarca okumaya zorlamışlar,
d. Anavatan Türkiye sevgisi yerine, Anavatan Bulgaristan fikrini telkin etmeye çalışmışlar,
e. Türk ve İslam düşmanlığının aşılanması için kreş, ilkokul, ortaokul ve diğer okullara Bulgar
asıllı öğretmenler tayin ederek Türk-İslam düşmanlığını telkin edici temalar işlemişler,
f. Pomak Türklerini, Bulgarların yaşadığı köy, kasaba ve şehirlere zorla iskan ettirerek
Bulgarların içinde eritmeye gayret etmişlerdir.(16)

Balkan Savaşları sırasında, Bulgar General Sarafof, Pirin Makedonyası ve Rodoplardaki mahalli işgal komutanlıklarına gönderdiği talimatla, bütün Türklerin "Bulgarlaştırılması"nı, kabul etmeyenlerin ise imha edilmesini emretmiştir.(17) Bu emir;

a. Türklerin Müslümanlığı terk ederek Hristiyanlaştırılması,
b. İsimlerinin değiştirilerek Bulgarlaştırılması,
c. Türk-İslam kültür ve medeniyetinin yok edilmesi,
ç. Türklerin tehcire zorlanması,
d. Türklerin soykırıma tabi tutulması vb. tarzlarda uygulanmıştır.(18)

Böylece, 1913 yılında, Bulgaristan'ın diğer yerlerinde olduğu gibi, Pirin Makedonyası ile Rodoplar'da da binlerce Türk Hristiyanlığı kabule, Bulgar giysisi giymeye ve Bulgarlaşmaya zorlanmıştır. Kaynaklarda, bu hususa dair şu bilgiye rastlanmaktadır:

"…Yüzelli bin Pomak ırkdaşımızı dahi cebren kahren Hristiyan yapıp, başlarına şapka giydirdiler…"(19)

Belgelerden bir diğerinde ise şu ifadeler mevcuttur:

"…Eski Bulgaristan'da ve şimdiki istila etdiği yerin kaffesinde elhasıl eski Bulgaristan'da ve yeni Bulgaristan'da her nerede Pomak köyler var ise Pomakları kamilen Bulgar yapdılar ve herkese Bulgarca isim koydular…Dolaştır'da, Babasıoturdu ve Elcandra'da, Eğreli'de, Ilıca'da, Kozluca'da, Vahriyan Örbek'de, Davut Köyü'nde, Anbardere'de ve sair Pomak köylerine papazlar geldiler…"(20)

Bu ifadelerden de, Rodoplar'da yaşayan Pomak Türklerinin Bulgarlaştırılmaları amacıyla, isim ve dinlerinin değiştirildiği ve Hristiyanlığı kabule zorlandıkları anlaşılmaktadır.

Mustafa Kemal'in Sofya'da ataşemiliter olarak bulunduğu 1914 yılında da, Pomak Türkleri'ne din değiştirmeleri ve Bulgarlaşmaları için baskılar yapılmıştır. Bu olayları izleyen Mustafa Kemal, Fethi Bey (Okyar) ile birlikte durumu Bulgaristan Hükümeti nezdinde protesto ederek, bir nota vermişlerdir. Notada, sürdürülen baskılar durdurulmaz ise, Osmanlı Devleti'nin misillemede bulunacağı belirtilmiştir. Notayı hazırlayan Mustafa Kemal, daha sonra olay yerine giderek tetkikler yapmış ve kararlı girişiminin olumlu sonuçlarını görmüştür.(21)

Ancak, bundan sonra da Türkler başka bölgelere sürülerek Türk nüfusun yoğunluğu azaltılmıştır. Bütün baskılara rağmen, Türk nüfus yerlerinde kalmaya gayret etmiştir. 1950'lere kadar, Türkiye'ye dikkate alınacak bir göç olayı olmamıştır.


(2) 1945 Yılından Sonra Sürdürülen Faaliyetler:

1945'lerden sonra da azınlıklara, özellikle Müslüman Türklere karşı soykırım tatbikatı sürdürülmüştür. Söz konusu baskılar önce Paşmaklı'da, sonra Cuma-i Bala (Yukarıcuma)'da sahnelenmiştir. Sonraki yıllarda Tırnova, Selvi, Plevne, Karaağaç vs. kentlerde yaşayan Türklerin, Pomak Türklerinin, Gagavuz Türklerinin, Çingenelerin yani bütün Türk soylular ile Müslümanların adları değiştirilerek Bulgarlaştırılmaları yoluna gidilmiştir. Bulgarlaştırmayı sağlamak maksadıyla, 1948,1951, 1964, 1969 yıllarında Bulgarlar tarafından alınan kararlar ile "Bulgar-Slav" toplumu yaratma yönünde faaliyetlere devam edilmiştir.(22)

17 Temmuz 1970 tarihinde BKP Merkez Komitesi ve Politbüro yetkilileri 549 sayılı "Gizli tedhiş ile Milliyet ve din değiştirme kararı" almışlardır. 3 Ağustos 1970'de Paşmaklı'da düzenledikleri Kongre'de ise; Pirin Makedonyası ile Rodoplar'da yaşayan Türklerin Bulgarlaştırılmasına dair verilen teklif kabul edilmiştir. Bulgarlaştırma icraatı için ise ilk pilot bölge Cuma-i Bala (Yukarıcuma), Tatarpazarcık ve Paşmaklı seçilmiştir.(23) Alınan karar, 6 Ağustos 1970 tarihinde, BKP'nin Paşmaklı mahalli yayın organı olan odopski Ustrem (Rodop Hamlesi) adlı gazetede neşredilerek aleniyet kazanmıştır.(24)

1968-1972 yılları arasında sürdürülen Bulgarlaştırma kampanyası sırasında, bütün bölgelerde aynı işlemler yapılmıştır. Bunlar arasında;

a. İsim ve milliyet değiştirme dilekçelerinin tamamen matbu olduğu,
b. İşlem tarihi olarak eski tarihlerin yazıldığı,
c. Her Türkten, 100 Leva işlem parası adı altında haraç alındığı,
ç. Bulgarlığı ifade etmekte olan isim,sıfat ve ünvan listelerinin mahalli BKP I. Sekreteri,
Belediye Başkanı ve Meclis Başkanı tarafından düzenlendiği,
d.İsim değiştirme ve Bulgarlaşmayı reddedenlerin işkenceye tabi tutulduğu,
e. Pirin Makedonyası ile Rodoplar'da meydana gelen toplu mukavemet, bu bölgelerdeki Türklerin Bulgarlaşmayı kabul etmediği gibi ortak özellikler dikkati çekmektedir.

Gizli karardan sonra Bulgarlaştırma faaliyetleri hız kazanmış, kanlı katliamlara dönüşmüştür. Milliyet ve dinlerini değiştirmeyi kabul etmedikleri için Pirin Makedonyası, Rodoplar, Deliorman, Dobruca gibi bölgelerde binlerce Türk öldürülmüştür. Sadece Meriç Baraj gölünde, 1000 kişinin cesedi toplu halde ortaya çıkarılmıştır. Olayı dünya kamuoyuna, Yugoslavya Televizyonu duyurmuştur.(25) 1968-1972 yılları arasındaki olaylar neticesinde, 8-10.000 Türk öldürülmüş, 558.325 Müslüman Türk'ün isimleri değiştirilmiş, isim değiştirmemekte direnen 48.073 kişi işten
atılmış, öğrencilerin Bulgar okullarındaki kayıtları silinmiş ve nüfus cüzdanları iptal edilmiştir.(26) 1968-1972 yılları arasında, Pomak Türkleri'ne Bulgar adları verilerek ve dinlerine müdahale edilerek tatbik edilen bu olaylardan sonra, 1984'ten itibaren ise kesin sonuç almak üzere aynı uygulama bir kez daha hayata geçirilmiştir.(27)

3. POMAK TÜRKLERİ'NDE SOSYO-KÜLTÜREL YAPI :

Doğum, tüm Türk dünyasında olduğu gibi Pomak Türkleri'nde de önemli bir yer tutar. Anne, lohusalık döneminde, geleneksel olarak tüm Türk dünyasında görülen 40 gün kuralına uyarak kendini ve çocuğunu nazardan korumak için evde oturur. 40 ncı günde, anne ve çocuk yıkanarak dışarı çıkarlar ki, bu da Türk kültüründe önemli yer tutan uygulamalardan biridir.

Rodop dağ silsilesindeki Pomak Türkleri'nde sünnet kuralının çok erken yaşlardan itibaren yerine getirildiği görülmektedir. Çocuklar 15 yaşından itibaren delikanlı olarak kabul edilirler. Evlilik yaşı 17-22 arasıdır. Genç kızlar için evlilik yaşı 17'dir. Kızlar ve delikanlılar için köylerdeki düğünler ile bayramlar ve yağmur duaları (Mahya)nın önemi büyüktür.

Pomak Türkleri ve genelde Batı Trakya Türkleri'nde akraba içi evlilikler yapılmamasına özen gösterilmektedir. Tek evlilik esastır. Bu durum, Pomak Türkleri'nin ataları Peçenekler ile Kafkasya Türk boyları ve Altay Türk boylarında çok net görülen bir husustur.(28)

Bayramların önemi ve değeri büyüktür. Pomak Türkleri'nin sahurda yemekle birlikte ekmek yerine "Kaçamak" ismi verilen bir yiyeceği yedikleri bilinmektedir. Kaçamak, yüzyıllar öncesinde, Türk boylarında görülen mısır ununun ateş üzerinde suyla karıştırılarak pişirilen ve sıcak olarak yenen bir tür ekmektir. Kurban Bayramı'nda da İslam dünyasındaki uygulamalar görülmektedir. Pomak Türkleri'nde cenazeye, tüm İslam dünyasında görülen işlem ve kurallar uygulanır.

Pomak Türkleri'nin yaşadıkları Rodop dağları üzerinde, doğa yapısı, modern makina ve üretim araçları kullanımına müsait değildir. Tütün ekimi ve hayvancılık görülmektedir. Kendi tüketimleri için ürettikleri tek tarım ürünü, "kumpir" dedikleri patatestir.

Yaşamın her alanında, dini duygu ve inancın güçlü olduğu görülmektedir. Hıdırellez kutlamaları yapılmaktadır.

Günlük hayatlarında, hemen hiç bir ülkede konuşulmayan Pomakça adını verdikleri Türk lehçesini konuşurlar. İkinci olarak ise modern Türkçe, mecbur kaldıkça da Yunanca konuşmaktadırlar.

4. SONUÇ :

Yunanistan ve Bulgaristan'ın, azınlıklar üzerindeki baskıları çerçevesinde, Pomak Türkleri'nin de asimilasyona tabi tutulmalarına yönelik çabaları halen devam etmektedir. Yunanistan'ın, Slav kaynaklı olarak belirttiği Pomak dilini ve kültürünü kendi menfaatleri doğrultusunda geliştirme çabaları ve Pomakların Türklük ile ilgilerini kesmeye yönelik yasaklamaları yanında Bulgar yönetimi de, Pomak Türkleri'ne mensup çocukların Türkçe derslere devam etmesini engellemektedir. Bulgaristan Türkleri, 1990 sonrası, çeşitli Hristiyan misyonerlerin etkisi altındadır. Bu konuda Pomak Türkleri ve Müslüman Çingenelere, Bulgar hükümetinin desteği ile özel bir önem verilmektedir. Ayrıca Bulgar Hükümeti, Pomak Türklerinin, ayrı bir dini kurum altında teşkilatlanmasını sağlamak suretiyle Türk birliğini bozmaya çalışmaktadır.

Bulgarlar'ın, Pomakların zorla müslümanlaştırıldıklarına ilişkin tezlerinin asılsız olduğuna dair bilgilerin yer aldığı, "Balkanlar'da ve Bulgaristan'da Müslüman Topluluklar" isimli bir kitap, Sofya'da kurulu bulunan "Azınlıklar ve Kültürel Etkilenmeleri Uluslararası Merkezi" tarafından 1997 yılında yayınlanmıştır. Söz konusu kitapta yer alan "Bulgar Toplumbiliminde Rodop Ahalisi" adlı incelemeyi kaleme alan Bojidar Alevsiev, Rodop bölgesinde yaşayan insanların zorla müslümanlaştırıldığına dair tarihi belge olarak ileri sürülen bilgi ve belgelerin hayal mahsulu ve abartılı bir edebiyat ürünü olduğunu ortaya koymaktadır.

Yunanistan'da, Batı Trakya Türk Azınlığı'nın birlik ve beraberliğini bozmaya yönelik faaliyetler çerçevesinde, 1991'de, Konstantin Mitçotakis, "Batı Trakya'daki "Müslüman Azınlığı", "Türk kökenli, Pomak ve Çingene" olarak ilk kez kendisinin tanımladığını belirtmiştir.(30) Aynı yöndeki çabalar kapsamında, Pomakça Alfabe kitabı olarak hazırlanan "Okuma Kitabı", 12 Haziran 1997 tarihinde Atina'da tanıtımı yapılarak yayınlanmıştır.(31) Ancak söz konusu alfabe çalışmalarının istenilen neticeyi vermemesi üzerine, 1998'de Zagalisa adlı bir gazete piyasaya sürülmüştür. Söz konusu alfabe ve gazetenin finansmanı, Enfiyecioğlu adındaki bir şahsın başkanlığındaki şirketler tarafından sağlanmaktadır. Yunanistan D Kolordusu Komutanı, "Pomaklarla ilgili çalışmaları biz yürütüyoruz" şeklinde demeç vermiştir. Söz konusu demeçte, Pomaklar'dan, "Elen Pomaklar" olarak söz eden Kolordu Komutanı, Pomak dilinin Üniversite düzeyine getirileceğini, üniversitede bir kürsünün ihdas edilmesini düşündüklerini söylemiştir. Pomakça Sözlük ve Gramer çalışmaları yapıldığını, Selanik'te kurulu bulunan Pedagoji Akademisi'nde Pomakça'nın ders olarak okutulmasının gerektiğini söyleyen Kolordu komutanı, bu tip faaliyetlerin askeri faaliyetlerini etkilemeyeceğini de sözlerine eklemiştir.

1998'de, Şapçı'da yapılan bir başka toplantıda konuşan, Doğu Makedonya ve Trakya Bölge Genel Sekreteri Stavros Kabelidis, bölgenin kalkınmasında 10 yıllık bir planlama uygulanacağını söylerken, Desine Pantazi tarafından hazırlanan ve "Trakya'nın Pomakları" adını taşıyan bir video gösterisinde, Batı Trakya'nın Balkan kolundaki Pomak Türklerinin zorla Müslümanlaştırıldıklarını, halbuki yaşama tarzlarında Hristiyan tarzına uyan hareketlerin bulunduğunu, Lozan Antlaşması'na göre bu köylerde Pomakça eğitim görmeleri gerektiğini vurgulamıştır.(32) Ayrıca günümüzde, İnternet ortamında Yunan Gizli Servisi tarafından hazırlanan Web sitesi ile Pomakların Yunanlı olduğuna dair bilgiler ortaya konulmaktadır.(33)

Yunanistan'ın, Batı Trakya Türk Azınlığını parçalamak amacıyla uygulamaya koyduğu, dağlık bölgede yaşayan azınlık mensuplarının Türk olmadığını iddia eden politikası doğrultusunda sözde Pomak dilini ve kültürünü geliştirme çalışmaları, Bulgaristan tarafından, suni bir "Pomak Ulusu" yaratma çabalarının önemli bir aşaması olarak değerlendirilmiştir. Yunanistan'ın Pomaklar üzerindeki uygulamaları, Bulgar Dışişleri Bakanlığı'nda da rahatsızlık yaratmış ve bu tepki pek çok kez dile getirilmiştir.

Bulgaristan'daki Pomak Türkleri'nin, Yunanistan'da yaşayanlardan daha fazla oldukları dikkate alındığında, Yunanistan'ın çeşitli yollarla Pomak kimliği yaratma çabaları karşısında Bulgaristan'ın tepkisiz kalmaması doğaldır.

Yunan Dışişleri Bakan eski yardımcısı Romeos, Bulgar milletvekillerinin bu konudaki endişelerine karşılık olarak, "söz konusu girişimin özel bir girişim olduğunu ve buna siyasi bir boyut getirilmemesi gerektiğini" ifade etmişse de, Bulgar tarafı, Pomakça kitapların tanıtım töreninde Yunanlı bürokratların yer almasının, Yunanistan'ın Pomak ulusu yaratma politikasına resmiyet kazandırdığı gerçeğinden hareketle, bu gerekçeyi yeterli bulmamış ve kitaplardaki, Pomakların, "Müslümanlaştırılmış Elenler oldukları" tezini, tarihin tahrif edilmesi olarak değerlendirmiştir.

Bulgar basınında, durum, "Pomak Ulusu Yaratılıyor" şeklinde ele alınmıştır. Bulgaristan'da yayınlanan milliyetçi "Makedonya" gazetesinde yer alan bir haberde ise, "Yunanistan'da bazı çevrelerin Helenizm temelinde Pomak ulusu icat etmek çabasında oldukları, oysa ki Yunanistan'da resmen tanınmış tek azınlığın Türk azınlığı olduğu" ifade edilmiştir.

Yunanistan'da "Yasak Bölge" hususunda basına yansıyan "Yasak Bölge'ye giriş çıkışların yumuşatıldığına" dair haberler ve uygulamaların, Yunanistan'ın asıl politikasında gerçek bir değişikliğe yol açmadığı görülmektedir.

Türkiye'de; çeşitli dönemlerde - özellikle 1950'den sonraki göçler ile - Türkiye'ye gelen Pomak Türkleri de bulunmaktadır. 1927-1965 yılları arasındaki nüfus sayımlarından ortaya çıkan bilgilere göre, Bulgaristan'dan gelen göçmenlerin 23.000'i Pomak Türkü'dür. Günümüzde, Türkiye'de Pomaklar, yerleşim itibarıyla Çanakkale, Edirne, Eskişehir, Bursa ve Balıkesir'de yoğunluk göstermektedir.


(1) Kamuran Gürün; Türkler ve Türk Devletleri Tarihi, C.1, Ankara, 1981,s.246-277.
(2) Rodop-Tuna Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği; Rodop-Bulgaristan Faciasının İç Yüzü, s.8-12.
(4) Ahmed Cevad; Balkanlar'da Akan Kan, İstanbul, s.179.
(5) Pomak adına, 1839 yılında A.Boeu'nin, Rodoplar'a yaptığı seyahatten sonra rastlanmaktadır.
(6) Edirne Vilayeti Salnamesi, Sene 1319, No:409,s.1058.
(7) Tevfik Bıyıklıoğlu; Trakya'da Milli Mücadele,C.1.,Ank.,1955,s.23.
(8) Tahsin Uzer;Makedonya'da Eşkiyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi, Ank.,1979,s.314-315.
(9) Hikmet Bayur; XX.Yüzyılda Türklüğün Tarih ve Acun Siyasası Üzerindeki Etkileri, Ank.1974,s.319-323.
(10) Panayotis Foteas; Oi Pomakoitis Ditikis Thrakis (Batı Trakya Pomakları), Gümülcine Eğt.Der Yay.,1978,s.9
(11) Sofia Press, "Who Worries About Moslems in Bulgaria and Why?", Sofya, 1985, s.9.
Sofia Press; "Soruşturma", Sofya, Haziran 1987, s.9-14.
(12) Ahmed Cevad; Balkanlar'da Akan Kan, İstanbul, s.190-191. Ali Güler; "Yunanistan'da Etnik Gruplar: Dil
Grupları", Avrasya Dosyası, İlkbahar-Yaz 1998,C.4,Sayı 1-2, s.21.
(13) Bulgarlar'ın kökenleri ve Türklükleri ilişkin bilgiler pek çok kaynakta yer almaktadır. Örneğin; Akdes Nimet
Kurat; "Bulgaristan Mad." İslam Ansiklopedisi, s.796. Bahaeddin Ögel; Türk Kültürünün Gelişme Çağları,
İstanbul, 1971,C.1.,s.149-154. Lazslo Rasonyi; Türk Devletlerinin Batıdaki Varisleri ve İlk Müslüman Türkler,
Ankara, 1983, s.17-89., Tarihte Türklük; Ank. 1971, s.89. İlker Alp; "Bulgar Türk Devleti"Tarihte Türk
Devletleri I,Ank.1987,s.251-253. Geza Feher; "Turco-Bulgar, Macar ve Bunlara Akraba olan Milletlerin
Kültürü, Türk Kültürünün Avrupa'ya Olan Tesiri", İkinci Türk Tarih Kongresi Zabıtları, İstanbul,1937,s.301 vd.
(14) Bilal Şimşir; Bulgaristan Türkleri,1878-1985, Ank.1996,s.17.
(15) İlker Alp;Belge ve Fotoğraflarla Bulgar Mezalimi (1878-1989),Ank.,1990,s.179.
(16) Rodop-Tuna Türkleri Dayanışma Derneği; "Rodop-Bulgaristan Türkleri Tarihten Siliniyor mu?", Sayı:3, İst,
1976, s.12-13.
(17) Rodop-Tuna Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği; Rodop-Bulgaristan Türklüğü Faciasının İç Yüzü,
Sayı: 2, İst. 1976,s.18-19.
(18) Türk Göçmen ve Mültecileri Dernekleri Federasyonu; 1974 Rodop Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği
Başkanlığı Raporu, İst.1974,s.1.
(19) Dr.Cemil;Bulgar Vahşetleri, İntikam, Evlad ve Ahfada Yadigar,Dersaadet,1330,s.170.
(20) ATASE Bşk.lığı Arş.; Klasör:587, Dosya:43, 1-1.
(21) Fethi Okyar; Üç Devirde Bir Adam, İst.1980,s.215.
(22) İlker Alp; a.g.e,182-184.
(23) Ahmet Kayıhan; "Rodoplar Neresidir?", Türk Dünyası,c.7,Sayı:27, İst.1972,s.27.
(24) Rodopski Ustrem; Sayı: 89-1435, Paşmaklı, 6 Ağustos 1970.
(25) M.Haluk Çay; "Bulgaristan Olayları ve Türk Meselesi", Türk Kültürü,Sayı :263, Ank.1985,s.154. 1968-1972
yılları arasında Rodop Türkleri'ne karşı girişilen katliamlar, İlker Alp; Bulgar Mezalimi, Ank.1990, s.185-193'de
örnekleriyle açıklanmaktadır.
(26) Ahmet Kayıhan; a.g.e,s.38.
(27) İlker Alp; a.g.e,s.225.
(27a) Halim Çavuşoğlu; Balkanlar'da Pomak Türkleri, KÖKSAV Yay., Ankara, 1993. s.130-178.
(28) Abdülkadir İnan; Eski Türk Dini Tarihi, İstanbul, 1976,s.99.
(30) Anadolu Ajansı; 31 Temmuz 1999.
(31) Batı Trakya Türkleri Dayanışma Derneği; Batı Trakya'nın Sesi, Haziran-Temmuz 1997, sayı 83.
(32) Batı Trakya Türkleri Dayanışma Derneği; Batı Trakya'nın Sesi, Ocak 1998, Sayı 86.
(33) http://users.otenet.gr/ tamieion/index/html; Welcome to Pomak Network.

(34) http://www.pomak.diyari.com/          YUKARI


GACALLAR

Dobruca’ya Traklar, Cetler, Daklar, İskitler (M.Ö. 700), Yunanlı’lar, (M.Ö. 4.), Romalılar (M.S.I.) gelmişlerdir. (O. Tafrali)

Türk kavimlerinden, Alanlar, Hun’ lar (M.S.4.) geçmişler, Avarlar (M.S. VI. yy. Köstence’ ye 3 bin kişi) (N.İorga), VII. yy. İtil (Volga) Bulgar Türkleri 40 bin kadar, Asparuh Han ile gelip Karadenize yakın yerlere yerleşmişlerdir. Sonra aynı ırktan Peçenek’ ler gelip Tuna kıyısına Kuzey ve Güneye yerleşmişlerdir. XI. yy. Uz’ lar yahut Guz veya Oğuz’ lar ve biraz sonra Kumanlar Dobruca’ nın güneyine ve Karadeniz bölgelerine, Deliorman taraflarına yerleştiler. Kıpçak bozkırından Dobruca’ ya gelen Peçenek’ lerin bir kısmı, Bizans uyrukluğunu ve Hristiyanlığı kabul etti. Bir kısmı da Kuman’ lara ve Macar’ lara katıldı.(A.İ.Monoff)

Rum tarihçisi Poparigopol şöyle yazar : 1065 yılında Tuna boylarında, kuzeyden 600 bin (Skilitzi) veya 60 bin (Zonara) Uz veya Oğuz adlı Türk kavmi Tuna’ yı geçti. Bir süre sonra Uz’ ların bir kısmı Bizans’ a boyun eğdi, bir kısmı Kıpçak bozkırına geri döndü. 1224’ te Moğollar’ın mağlup ettiği Rus ve Kuman birleşik ordusu içindeki Uz’ lar aileleriyle birlikte Tuna’ yı geçip, Dobruca’ da yerleşmiş olan Türklerden Peçenek’ lere ve ve İlkbulgar (Protobulgar)’ lara ve Deliorman’ da yaşayan diğer Türk boylarına katıldılar. Uz’ lardan Hristiyanlığı kabul etmiş olanlar, Karadeniz kıyılarında Mangalya, Kavarna, Balçık, Varna daha içerde Silistre ve köylerine yerleştiler. Buralarda Uz, Oğuz, Hristiyanlığı kabul ettikten sonra Gagauz adıyla anıldılar.

Moğollar’ dan kaçan Kuman’ lar, Bizans topraklarına yerleştiler. Bir kısmı Hristiyan Uz’ larla ve bir kısmı da İlkbulgarlar, Müslüman GACAL-PEÇENEK’ lere karıştılar. En büyük kısmı da Trakya ve Makedonya’ ya yerleştiler.(Pomaklar)

Bugün DELİ ORMAN’ da ve çevresinde İlkbulgarların, Peçenek’ lerin, Kuman’ ların, Uz’ ların ve daha sonra gelen Osmanlı Türklerinin torunları yaşamaktadır. 19 yy.’ da bunlara bir miktar Kırım göçmenleri Türkler de katılmışlardır.

Uz boyları ve İlkbulgarlar arasına yerleşen Hristiyanlık, Deli Orman’ da kütle halde yaşayan Peçenek’ ler arasına giremedi. Bunların İslam dininde kalmalarına, ortak Türk veya GACAL, yahut ÇİTAK adlarını muhafaza etmelerine engel olamadı. (A.İ.Manoff)

Çek Arkeolog’ u Şkorpil’ e göre Peçenek’ ler, Deli Orman’ daki diğer Türk boyları gibi, Bulgaristan’ ın birkaç bölgesine dağılmışlardır. Deli Orman’ da kütle halinde kalanlar ise İlkbulgarlardır. Bunların bir kısmı belki diğer boy’ larla karışarak GACAL adını almıştır. Şkorpil, Gagauz’ larla GACAL’ ların VII. yy.’ ın ikinci yarısının başında Kral Asparuh ile birlikte Balkan yarımadasına gelmiş olan Protobulgar’ların kalıntıları olduklarını sanmaktadır. Bu değerlendirme, gerçekten uzak olarak kabul edilmektedir.

Dr. V.N. Zlatarski, Bizans sınırlarını geçen Peçenek’ lerin sayısını 800 bin, Kuman’ ların sayısını 40 bin olarak verir.

Skilitzi, Attaliatis ve Kedrin ise ; Uz’ ların sayısı 600 bin idi, Bunlar XII. yy.’ da gelip buralara yerleştiler. XIV.yy.’ da akraba ve Müslüman olan Osmanlı Türkleri geldiler. Dili, Dini ve gelenekleri Osmanlı Türklerininki ile hemen hemen aynı olan Peçenek’ ler, Osmanlıların gelmelerinden ötürü asla yabancılık ve yadırgama duymadılar, derler.

Bugünkü Gagauz’ lar ve Gacal’ lar, bazı iddialar gibi yalnız Deli Orman ve Dobruca İlkbulgarlarının kalıntıları olmayıp, Deli Orman’ da Tuna çevresinde ve Dobruca’ daki Türk boylarının(Peçenek’lerin, Kuman’ların özellikle Uz-Oğuz’ ların) torunlarıdırlar. Bunların Anadolu’ dan değil, Kuzey’ den, Kıpçak Bozkırı’ından geldiklerini kabul etmek gerekmektedir.(A.İ.Manoff ve Kovalski)

Müstecip Ülküsal, A.İ.Manoff’ a dayandırarak şöyle bir tarih vermektedir. 123-31 yılında II. Asen’ in fermanına göre birçok Türk boy’ unun toplu olarak yaşadığı bölgeye “Kavurna Memleketi” (Kavarna) deniliyordu. Çoğunluğu Hristiyan Uz’ lar olan ülke kısmen Bizans’ a tabi idi.

Bizans İmparatoru VIII. Mihail, yanına sığınmış olan İncoinum(İnkonyum) Sultanı İzzettin Keykavus vasıtasıyla Uz’ ları kontrolde tutmak için ona Karvuna Ülkesini verdi.

Viyana’ da bulunan Frasca (Matbuu hatası olup aslı Farsça el yazma olmalı) el yazma “Oğuzname” den öğrenildiğine göre İzzeddin Keykavus gemileri ile Anadolu’ dan kaçıp Varna’ ya geldi. Keykavus Karvuna’ da maiyeti ve taraftarları ile bir Devlet kurdu. Bizans’ ın sınırlarını dış güçlerden koruyacaktı.

Devletini kurmuş olan Keykavus, yerine amcası Sarı Saltuk’ u bırakarak 1263 tarihinde İstanbul’ a gitti. Yeni devlet, resmi Dini Hristiyanlık olduğundan, Din işleri bakımından, Kavarna Exarhı vasıtasıyla İstanbul Patrikliğine bağlandı. Hristiyan olan ve Gagauz adını almış olan Uz’ lar yeni devlette en önemli unsur olarak kabul edildiler.

Sarı Saltuk’ un ölümünden sonra (1346) bunun yerine geçecek bir misarçı çıkmadı. Bunun sebebi, Selçuk Tüklerinin başka bir tarafa göçmüş olmaları mıdır, yoksa hakimiyet için Türk boyları arasında ortaya çıkan savaşlar mıdır, bu husus iyice bilinmemektedir. Bilinen cihet, Çar Asen’ in komutanlarından olan Kuman asıllı Hristiyan Balik’ in Oğuz boy’ larının başına geçmiş ve Bizans İmparatoru VIII. Mihail Paleolog’ un yardımıyla egemen Oğuz Devletini kurmuş olmasıdır.

(SARI SALTUK) ; Ahmed Yesevi Hazretleri, Hacı Bektaş-ı Veli’ den sonra, Sarı Saltuk’ u (asıl adı Muhammed Buhari) Horasan Erenlerinden 700 kişi ile ona imdada gönderdi. Meşhur tahta kılıcını Sarı Saltuk’ un beline kuşatarak şu nasihati verdi. “Saltuk Muhammed’im, Bektaş’ ım seni Rûm’ a gördersin, var git, Leh diyarında Makedonya ve Dobruca’ da 7 Krallık yerde nâm ve şân sahibi ol.” Sarı Saltuk ve yanındaki 700 mücahid, gazi derviş Anadolu’ ya geldiler. Hacı Bektaş-ı Veli, Ahmet Yesevi Hazretlerinin emrine uyarak Sarı Saltuk’ u Dobruca’ ya gönderdi. Sarı Saltuk ve arkadaşları Bizans ucunda derviş gazilerin öncülüğünü yaptılar. Gittikleri yerlerdeki ahalinin pek çoğu Sarı Saltuk ve arkadaşlarının güzel ahlakı ve örnek yaşantısını görerek Müslüman oldular. Sarı Saltuk Sakarya boyundan geçerek Baba Dağı’ nı merkez edindi. Oğuzname’ de Sarı Saltuk’ un 1263-1264 (H.662) senelerinde Dobruca Baba Dağı havalisinde bulunan Mücahid dervişleri irşad ve idare ettiği bildirilmektedir. II. Bayezid Han Kili ve Akkerman kalelerinin fethinde buraya Türbe ve Camii yaptırdı. (Evliyalar Ansiklopedisi 10. cilt s. 195 Türkiye Gazetesi Yayınları)

Balik’ in ölümünden sonra(1357) Oğuzlar’ ın başına ve Balik’ in tahtına (ismi Slavca olan) Dobrotiç gelmiştir. Oğuz Devleti Dobrotiç zamanında kuvvetlendi. Selçuk Türklerinden kalan Filo güçlendi. Karvuna memleketi bunun adına izafeten Dobrotiç Yurdu adını aldı. Yeni Türk yazarlar buraya Dobruca dediler. Dobrotiç’ in ölümünden sonra yerine Rum olan anası İanho geçti. 1398 yılında I. Sultan Bayezit’ in buraları fethetmesi ile Oğuz Devleti ortadan kalktı.(A.İ.Manoff)

Karadeniz’ in kuzeyinde, Kıpçak Bozkırı’ ında, Cuçi ulusu-Gök Ordu-Altın Ordu Devletinin kurucusu, Cengiz Han oğlu, Cuçi oğlu Şaman dinine mensup Batu Han’ dan sonra Müslüman kardeşi Berke Han zamanında (1236-1266) Altın Ordu Devleti çok gelişti ve zenginleşti. Merkezi İtil suyu ağzındaki Saray şehri idi.

Aksak Timur, Altın Ordu Han’ ı Toktamış Han’ ı mağlup ettiği zaman Kıpçak Bozkırı’ ındaki Tatarlardan bir kısmı Dobruca’ ya kaçtı. Altın Ordu Devletinin dağılmasından sonra Kırım Giray Han’ lığı zamanında da Tatar Türkleri Dobruca’ ya göç ettiler.

Yıldırım Bayezit, Dobruca’ yı zaptedince 1502’ de Kıpçak Bozkırı’ ında yaşayan Tatar Türklerini Dobruca’ ya yerleşmeye çağırdı.

Kanuni Sultan Süleyman Ağustos 1538’ de Dobruca’ dadır. Padişah’ a refakat etmiş olan Türk bilgini Nasuh Matraki’ nin (Fetihname-i Kara Boğdan) eserinde ve Feridun M.Emecen’ in (Münşaat, ms, 12, 602 vd.) ruznamesinde tafsilat vardır.

1593-1595 yıllarında Romen baskısından dolayı Bucak (Baserabya) dan Dobruca’ nın boş yerlerine Tatar’lar geldiler. (N.İorga)

1783’ te Kırım Rusya’ ya bağlanınca Kırım Türkleri kütle halinde Türkiye’ ye göç ettiler, bir kısmı arabalarla Bucak’ tan geçerek Dobruca’ da Köstence, Kavarna, Balçık ve Varna’ ya yerleştiler.

1856-1860 yılları arasında Kırım Tatarlarından 100 bin kadarı Dobruca’ ya çıktı(F.Bianconi)

XV. yy.’ dan itibaren Dobruca ahalisinin büyük çoğunluğunu Kıpçak Bozkırı’ ından, Anadolu’ dan ve Kırım’ dan gelen Türkler teşkil etmişlerdir.

Osmanlı Dobruca’sında Türklerden başka, çoğu Müslüman olan Çingeneler, Rumenler, Rus Çar’ ı Deli Petro’ dan kaçan Rus ve Ukrain’ ler, Bulgar’ lar, Gagauz’ lar, Rum’ lar, 1841-1848 arasında göçmen gelen Alman’ lar, Kuzey Kafkasya’ nın Rus’larca istilasından sonra gelen Çerkes’ ler, Yahudi’ ler ve diğer milletler yaşamışlardır.

XVII. yy.’ da Dobruca’ da seyahat etmiş olan Evliya Çelebi, Silistre ve Deli Orman’ daki Türklerden bahsederken ; Karadeniz’ in kuzeyinden gelen Tatar’ lar, Anadolu’ dan gelen Türkler ve Yeniçeri’ler buralara iskan edildiler. Bunların Ulah’ lar ve Bulgarlar la karışmalarından Çitak’ lar türemiştir ki bunlar Türkçeyi ayrı bir şive ile konuşurlar der.(Seyahatname 2. cilt syf.134-146)

1683’ te, İkinci Viyana kuşatmasından sonra Rus ve Avusturya’lıların saldırılarına uğrayan Dobruca, iki taraf askerlerinin geçit ve konak noktası oldu. Bu savaşlar sırasında, Köy ve Kasabalar işgal ediliyor, yağmalanıyordu. Osmanlı Ordusu da geri çekilirken götürebildiklerini birlikte alıyor, alamadıklarını tahrip ediyor, zahire ambarlarını, Köyleri yakıyor, bunların düşman eline geçmesine engel olmaya çalışıyordu. Bütün bu yağma ve yangın karşısında Türk ve Müslüman ahali Osmanlı Ordularıyla birlikte Güneye çekiliyordu. Gidenlerden bir kısmı barış olunca geri dönüyor, bir kısmı Rumeli ve Anadolu’ ya yerleşiyordu. Rus’ lar geri çekilirken de Rus’ lara yardım edenler, Rus’ larla birlikte Tuna’ nın öbür tarafına geçiyorlardı. Bu savaşlardan sonra Dobruca’ nın nüfusu azalıyordu.

Prut savaşından Plevne muharebesine kadar kısa aralıklarla 150 yıl Türk-Rus savaşları sürdü.

1877 Osmanlı- Rus savaşında Dobruca’ dan göçmüş olan pek çok Kırım Türkleri Varna, Şumnu, Pravadi civarlarına kadar gidip durmuşlar, oralarda, bilhassa Kırım Türklerinin köylerinde ve eski yurtlarının evlerinde 9-10 ay kadar barındıktan sonra, bir kısmı geri dönerek kendi köylerine gelmişlerdir. Bir kısmı da ileriye, Edirne köylerine veya Anadolu’ ya göçmüşlerdir. ( Buradan anlaşılıyor ki ; Dobruca’ dan güneye yani Deliorman bölgesine henüz Ruslar Dobruca’ ya girmeden göçler olmuş. Ve Deliorman’ da Dobruca’ dan gelenler boş köyler ve evler bulmuşlar. O halde Deliorman’ dan Rus’ lar girmeden önce Anadolu’ ya göç başlamış. A.O.GÜRCAN)

Dobruca’ da yüzden fazla Türk ve Tatar köyünün pek çoğu, 1878 yılındaki Osmanlı-Rus savaşında, Türklerin askere alınmaya başlandığı 1883 yılında ve kıtlığın hüküm sürdüğü 1899 yıllarında boşalmıştır.

Hacıoğlu Pazarcık’ ta Kırımlı Türklerin terk ettikleri, fakat Anadolu Türklerinin oturmağa devam ettikleri köyler şunlardır.

Akıncı, Aptat, Azaplar, Ballıca, Bazavurt, Yenice, Eğerci, Gelincik, Güngenli, Karaali, İhsandede, Karabaşlı, Karakışla, Karlıbey köy, Kokarca, Arıklar, Musubey, Osmanfakih, Süleymanlık, Ortakuyusu, Tekke, Çayırorman, Karalez, Kabasakal, Türkkuşu, Toy kuyusu, Uzlar.

Bu köylerin Türkçe isimleri II. Dünya savaşı arefesinde Romence ve Bulgarca’sıyla değiştirilmişlerdir. 1910 yılında ise Bulgar nüfus sayımı yapılmıştır.

DELİORMAN TÜRK TİPLERİ ve LEHÇELERİ

Deliorman Türkleri uzun boylu, geniş omuzlu, mütenasip endamlı ve yakışıklıdırlar. Bunlar arasında açık kestane renkli, sarı saçlı ve mavi gözlü olanları diğer tiplerden daha fazladır.

Bunlar Silistre’ nin güney ve doğu-güneyinde, Pazarcık’ ın batı ve batı-güneyinde yaşamaktadırlar.

Şivelerine gelince, şimdiki zaman sigasındaki (o) harfini söylemezler. Mesela ; Geliyorum, gidiyorum diyecekleri yerde (geliyirim, gidiyirim) derler. Zeki ve cevval insanlardır. Geleneklerine ve adetlerine bağlı, muhafazakardırlar. Bu belki bir bölgede yabancı milletlerle görüşmeyerek toplu halde oturmanın, şehirlilerle fazla temas etmemenin sonucudur.

Tarihçilerin ve bilhassa A.İ.Manoff (Bulgar yazar)’ un yazdıklarına göre, bugünkü Deliorman Türkleri, 8. yy.’ da Dobruca’ ya gelerek büyük kütleler halinde Tuna boylarına ve Deli Orman bölgesine yerleşmiş olan Peçeneklerin torunlarıdır. Türk kavminden olan Peçenekler, yukarıda görüldüğü gibi Orta Asya’ dan batıya yapılan Türk akınları sırasında Karadeniz’ in kuzeyinden gelmişlerdir. Bunlar bu bölgeye daha evvel gelmiş olan Bulgar Türkleri ile karıştılar.

Arap coğrafyacılarından El-Bekir, 1059 yılında, bir İslam mürşidinin Peçenekler’ in arasına giderek bunlardan 12.000 kişiyi Müslüman yaptığını nakleder.

XI. yy.’ ın sonlarında Dobruca’ ya yayılmış olan Kuman’ ların bir kısmı, kardeşleri Peçenek’ lerin arasında Müslüman oldular.

XII. yy.’ da Dobruca’ nın güneyine ve Karadeniz dolaylarına, Deli Orman bölgesine Uz (bugünkü Gagauz) Türkleri 600 bin nüfus olarak geldiler. (Skilikzi’ ye, Attalyatis’ e ve Kedrin’ e göre) Bunların pek azı Müslüman ve pek çoğu Hristiyan oldular. Müslüman olanlar Peçenek’ lerle karıştılar. Müslümanlığı kabul etmiş olan bu Türk unsurlar Gacal veya Çitak adını aldılar.

XIV. yy. sonlarında Osmanlı Türkleri Dobruca’ yı zaptettikleri zaman Deli Orman’ da kalabalık ve sık Müslüman Türk kütleleri buldular ki bunlar yukarıda bahsettiğimiz Gacal’ lar ve Çitak’ lar idi.

A.İ Manoff eserinde diyor ki ; Gacal’ lar ile Gagauz’ lar hemen hemen aynı adet ve geleneklere sahiptirler. Bilhassa lengüistik özellikleri, diğerine çok yakındır. Anadolu’ dan gelmiş olan Osmanlı Türkleri ile böyle bir yakınlık yok denebilir. Bu cihetleri göz önünde tutarak kesinlikle diyebiliriz ki Gacallar ve Gagauzlar, Deli Orman bölgesinde ve Karadeniz sahillerinde eskiden beri yaşamakta olan ve aynı menşe’ den gelen ve buralara kuzeyden inen insanlardır. Türkolog Prof. T. Kowalski de bu kanaattedir.

Tuna boyu Türklerinin taşıdığı özellikler, bu Türklerin, Balkan yarımadasının Osmanlılar tarafından zaptından sonra, Anadolu’ dan getirilmiş alelade göçmenler olduklarını kabul etmemize müsait değildir. Bu faraziye, Dinleri sebebinden Gagaguz’ lar hakkında da kabul edilemez.

Ayrıca Manoff, Gacal’ larla Gagauz’ ların aynı lehçede konuştuklarını, bu lehçenin Osmanlı Türk lehçesinden farklı olduğunu aşağıdaki misallerle gösteriyor.

Gacalca Gagauzca Osmanlıca

Oulum Oulum Oğlum

Tauk Tauk Tavuk

Siir et Siir et Seyr et

Beegir Beegir Beygir

Douru Douru Doğru

Diil Diil Değil

Diişirim Diişirim Değişirim

Âşam Âşam Akşam

“Uzun zaman Müslüman Türkler yani Gacal’ lar Anadolu’ dan gelmiş olan Türklerle temasları ve bunların kültürel etkileri neticesinde eski lehçelerinden bazı özellikleri kaybetmiş olabilirler ama bu esası değiştirmez” diyor.

Silistre’ nin kuzeyinde ve kuzey-doğusunda, Pazarcık’ ın kuzey, doğu ve güneyindeki ovalık bölgelerde yaşayan Türkler orta ve kalınca vücutları ile daha ziyade Orta Anadolu Türklerini andırırlar. Konuşmaları ve şiveleri de onlarınkine benzer.

Deli Orman Türkleri, hemen hepsi başlarına renkli uzun sarık ve bellerine uzun, geniş, renkli kuşak sararlar. Üstlerine kaytanlı dar yelek ve dar pantolon giyerler. Şehir ve kasabalarda oturanları bu milli elbiseyi çıkarmışlar, modern elbiseler giymişlerdir.

Kırım Türklerinin düğünlerinde; fakir düğünlerinde davul-zurna bulunur. Orta halli ve zenginlerin düğünlerinde incesaz veya nefesli çalgı ile birlikte yaylısaz takımı bulunur. Dobruca’ daki çalgıcıların çoğunluğu Müslüman Çingenelerdir.

Kırım Türklerinin düğünlerinde, gelin arabasında, gelinin yakın akraba hanımları bulunur. Bunlardan biri gelinin önderi, kılavuzu olur. Buna CENGE (yenge) denir.

Kırım Türklerinde gelen gelini müjdeleyene, (damadın akrabası olacak) gömlek, kumaş vs. hediye verilir. (Aslında gelini köye girmeden yarı yolda damat karşılar., yanında köy delikanlıları vardır. Gelin, kendi işlediği hediyelikleri ki dokuz derler (dokuz adet don, gömlek, mendil vs.) damada verir, o da atına takıp köye geri gider. Karşılamaya damat gitmezse yakınları o zaman giderler.)

Kırım düğünlerinde, gelin gelip arabadan indirilince, ihtiyar bir kadın, kuruyemiş ve ufak para sağa sola saçar. (Burada indirmelik, gelinin kardeşi gelmişse önce onun gönlü hediyeyle yapılıp sonra gelin indirilir.) Gelini arabadan; gelinin ağası veya erkek kardeşi, yoksa en yakın erkek akrabası kucağına alarak içeri götürür. Gelin indikten sonra yemekler yedirilir. Gençler, erkekler toplaşır, güreşler başlar. Üç güreşçiden hakem kurulu oluşturulur. Güreşler evvela çocuklardan başlar. Heyet hediyeleri kararlaştırır. Bir kişi yenene …..lira, üç kişi yenene bir şal, bir gömlek vs. Baş güreşi kazanana koç, tay veya para verilir. En hızlı güreşler gençlere sıra gelince başlar. Güreşler, köylerin delikanlılarından meydana gelen güreşçiler arasında yapılır. Aynı köyün gençleri karşı köylerin gençleriyle güreşir. Güreşi kazanan hangi köy delikanlısı ise, hangi köylüyse, şeref bütün o köy delikanlılarınındır. Kazanılan hediyelerin bez kısmı bir sırık ucuna bağlanır. Güreş sırığını arabalarına dikerek köyün içini türkü söyleyerek dolaşırlar ve köylerine dönerler. Bu surette yıllarca güreş kazanan ve “Pehlivan” adını almış delikanlılar vardır. Zenginlerin düğünlerinde at yarışları da yapılır. 1.ci, 2. ci ve 3. cü’ye bahşişler verilir.

DAMAT TIRAŞI; damat, büyük odanın ortasına oturtulur. Berber damadı tıraş etmeye başlar. Çalgılar, tıraş havası çalmaktadır. Delikanlılardan birisi “Tıraş yok, benim havam çalınacak” der ve berbere bahşiş verir. Tıraş durur, çalgılar delikanlının havasını çalar. Berber yine tıraşa başlar. Sonra diğer bir delikanlı tıraş yok der, berbere bahşiş verir ve onun havası çalınır. Böylece tıraş iki saat te sürebilir. Tıraştan sonra güveyi, kız tarafından verilmiş olan yeni elbiseleri giyer. Damat, gündüzden zaten yıkanmıştır. (Bu düğünün son gecesi olur, gerdeğe sabaha karşı girilir.) Gerdeğe girerken sağdıç ve birkaç kişi damadın arkasından yumruklar. Damadın uyuşukluğu gitmesi için vuruluyormuş.(Güneş doğarken düğün bitiyor.)

(Dobruca’ da) Deli Orman bölgesindeki köyler arasında çok büyük ve nüfusu kalabalık olanlar vardır. Bu köyler, genel olarak bir dere ile veya bir tepe ile birkaç mahalleye bölünmüşlerdir. Her mahallenin bir adı, ağası, hocası, Camii, okulu, öğretmeni ve odası vardır. Türk mahallelerinin varlığı ve ayrılığı, bu köyleri kuran halkın veya cemaatin vaktiyle ayrı bir bölgeden, köyden, yahut başka bir Boy’ dan veya Uru’ dan (soy ve aileden) gelmiş olmasındandır.

AYAT; Dobruca’ daki Kırım Türkleri, ocaklığın olduğu odalara veya iki oda ortasındaki ocaklı salonlara AYAT derler. (Mutfak olarak kullanılır)

SUNDURMA; Dobruca’ da üst katta ev boyunca uzanan 1 m. Genişliğindeki çıkıntıya (çardak, balkon) sundurma denir. Alt katın veya yalnız salon olarak kullanılan Ayatın önündeki, evin önünde boydan boya uzanan açık çıkıntıya da Sundurma denilir.

KORANTA; (Dobruca’ daki) Bir aileye ait evler, ambarlar, ahırlar ve bahçeler bir çit veya kerpiç duvarlarla diğer ailenin ev ve eklentilerinden tamamen ayrılmış ve müstakil hale getirilmiştir. Bu şekilde ayrılmış olan bir aile varlığına Kırım Türkçesinde (Koranta Karaldısı) denilir.

SIĞIRTMAÇ; Hayvanları meraya götüren, otlatan.(Çoban demek herhalde)

YASTIK ÖRTÜLERİ; Kırım Tatarlarının odalarının sağ ve sol, karşı duvarlarının kenarından 7-8 cm yüksekliğinde, 50 cm genişliğinde kerpiçten “Tapçan” (sedir) vardır. Saman yastıklar bunun üstünde duvara dayalıdır. Yastık örtüsü, bütün yastıkları, üç duvarı kaplıyacak kadar uzundur.

TÜRK KIYAFETLERİ

Deli Orman Türk kadınları ev içinde don (şalvar) ve uzun entari giyerler. Başlarını şal, marama veya yemeni ile örterler. Sokağa çıktıkları zaman tepeden tırnağa kadar kara bir ferace veya çarşaf giyerler. Yahut mavi-beyaz, kırmızı-beyaz çizgili bir örtü alırlar. Bir erkek görünce yüzlerini de kaparlar. Tuna boyunda ve Tutrakan civarında oturan Türk kadınları sokakta renkli don giyerler ve başlarına yukarıda anlattığımız çizgili örtüyü alırlar. Ayaklarına yarım kundura veya pabuç giyerler. Bu bölgede yaşayan kadınlar ve kızlar erkeklerden çok gizlenirler. Düğün ve bayramlarda bile birbirlerini görmezler. Süslendikleri vakit boyunlarına altın dizileri takarlar ve başlarına oyalı ve ipek çenber bağlarlar. Kırım Türkleri, toplu halde, kadın ve erkek bir arada eğlenmeyi, milli müzik ve oyunlarla neşelenmeyi severler.(syf.99)

Kırım Türk erkekleri; don (şalvar) ve kısa entari giyerler. Bellerine düz beyaz veya kırmızı yün kuşak sararlar. İhtiyarlar başlarına fes giyerler ve üzerine renkli kısa bir sarık sararlar. Delikanlılar ise feslerinin üstüne, köşeleri renkli ipliklerle gergefte işlenmiş beyaz çevre sararlar. Kırım Türkleri “Dede” ye “Kartbaba” derler.

Kırım Türkleri yakın ve hatta uzak akrabaları ile de evlenmek istemezler ve evlenenleri çok azdır.

Kırım Türklerinin adetleri, oyunları arasında Nevruz, Tepreş ve Şamatlamak vardır.

Kırım Türklerinde yaşayan bir inanca göre; namaz (kandil) günlerinde ölülerin ruhları çıktıkları evlerin bacalarına konarlar ve evdeki yakınlarından Hatim Duası ve yağ kokusu isterlermiş. Bunun için Kandil günlerinde Yasin-i Şerif, Amme (Bir Surenin adı) okunur ve bazlamaç pişirilir. Bazlamaç; mayalı hamurların küçük, köşeli şekilde yağda pişirilmesidir. YUKARI


SELANİK MUHACİRLERİ

Sık sık Rusya, Avusturya-Macaristan, Sırbistan, Yunanistant vd. devletlerle savaş yapan Osmanlı devleti, kaybettiği topraklardan kaçan muhacirleri Anadolu'da ve Rumeli'de, bu arada Gostivar, Raptişah, Üsküp, Selanik, Manastır, Serez, Kavala vd. yerlere yerleştiriyordu. 1875-1878 büyük doğu bunalımı yıllarında Rusya, Sırbistan, Romanya, Karadağ, Bulgaristan, Makedonya ve Bosna Hristiyanlarının başka bir söyleyişle bütün Avrupa'nın karşısında yalnız kalan Osmanlı devleti, düşmanlarını mağlup etmesine rağmen bu bunalımın sonunda bazı yerlerden geçici bir süre çekilmek, bazı bölgelere muhtariyet, bazı devletlere ise bağımsızlık tanımak mecburiyetinde kaldı.
Söz konusu bunalımın sonunda toplanan Berlin Kongresi'nin kararlarıyla Bosna ve Hersek Avusturya-Macaristan'a Kıbrıs ise İngiltere'ye verildi. Güney'e doğru genişleyen Sırbistan'a bağımsızlık, Bulgaristan'a ise Osmanlı devletinin hudutları dahilinde muhtariyet tanındı. Osmanlı devletinden alınan topraklarda kalan Türkler, yeni kurulan devletlerin vahşetine uğradılar. Bu devletlerin idarecileri ve gayr-i Türk unsurları ilk günden itibaren memleketlerini Türklerden temizlemeye başladılar. Bu sırada Türklere büyük mezalim yaptılar. Bu zulme dayanamayan Türklerin bir kısmı İstanbul'a ve Anadolu'ya, bir kısmı ise hâlâ Türk vatanı olan Rumeli'nin Makedonya, Trakya, Arnavutluk ve diğer bölgelerine yerleşti.

Bu göç sırasında, Sırplar tarafından işgal edilen Niş, Leskofça, Vranye ve diğer Türk şehir ve kasabalarından binlerce Türk, Üsküp, Manastır ve Selanik vilayetlerine yerleşti. Bu ailelerin torunları bugün Raptiştah'ta Vraynkolar olarak bilinmekte ve bu lâkabı taşımaktadırlar. Söz konusu yerlerden gelen binlerce Türk ise Üsküp'e de yerleşti. Bu Türklerin yerleştikleri mahalleye Muhacirler Mahallesi adı verildi. Bâb-ı Âli, 1878-1912 yılları arasında Gostivar ve civarı da dahil olmak üzere Rumeli'ni korumak ve kurtarmak amacıyla bu Türk yurduna en seçkin memurlarını, öğretmenlerini, doktorlarını, âlimlerini, subaylarını ve komutanlarını yerleştirdi. Rumeli'yi bir münevverler yığınak bölgesine dönüştürdü. Osmanlı devletinin geleceğini bu bölgenin geleceğiyle özdeşleştirdi.

Osmanlı devleti ahalinin dinî, sosyal, ekonomik, eğitim, öğrenim, bilim, sağlık, ulaştırma ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak için Gostivar'da da çok değerli mimarî ve benzeri eserler inşa etti. Yıldırım Bayezid'in burayı fethinden itibaren Gostivar'da Osmanlı-Türk kültürü büyük faaliyet gösterdi. Kültür eserlerinin sayısı giderek çoğaldı. 1874 yılında bu şehirde iki kütüphane, beş cami, iki tekke, yedi han, 15 meyhane, bir hamam, bir saat kulesi, 80 dükkân, iki mekteb-i ibtidâiye, rüştiye, iki medrese ve iki Hristiyan mekteb-i ibtidaiyesi faaliyette bulunuyordu. Birinci Balkan savaşında Osmanlı Garp Ordusu'nun 22 Ekim 1912 yılında Kosova'da ve Zeki Paşa komutasındaki Vardar Ordusu'nun 24 Ekim 1912'de Kumanova'da geri çekilmeye başlamasıyla Gostivar 28 Ekim 1912 yılında Sırpların işgaline uğradı. Böylece bu şehirde 522 yıl süren Osmanlı hakimiyeti sona erdi.

Gostivar'ın tarih boyunca çok karışık etnik yapısı vardı. Bu şehirde Osmanlı'dan önceki dönemlerde Türklerden başka Slavlar, Arnavutlar, Kıptîler ve diğer unsurlar yaşıyordu. Osmanlı Türkleri Gostivar'ı ve civarını fethettikten sonra hem şehirde, hem civardaki köylerde Anadolu'nun değişik yerlerinden getirdikleri seçkin Türk aileleriyle yaptıkları nüfus yerleşmeleri ile bu bölgedeki milletlerarası aileleriyle yaptıkları nüfus yerleşmeleri ile bu bölgedeki milletlerarası farklılaşmalarda çok önemli değişiklikler meydana getirdiler.

Gostivar'ın Osmanlı Türklerinin fethinden önceki yapısı içinde hakim olanlar Rum veya Sırp Patrikliği'ne bağlı olan Ortodoks Slavlardı. Ancak bu unsurlar kendi idarecilerinden ve din adamlarından gördükleri eziyet yüzünden 1930'larda Gostivar'ı fetheden Osmanlı Türklerine kurtarıcı gözüyle baktılar. Osmanlı Türklerinin Hristiyanlara uyguladıkları âdil politikanın neticesinde Gostivar ve civarındaki Hristiyanlar gönüllü olarak hidâyet ve hak din olan İslam'ı kabul etmeye başladılar. İslam dininde kurtuluşu, mutluluğu ve huzuru buldular. Bundan başka bu bölgede yaşayan Hristiyanların çoğu Osmanlı devletinin İslam dinini kabul edenlere tanıdığı özel imtiyazlar yüzünden de bu dini benimsediler. Böylece bu yıllardan itibaren Gostivar'ın ve civar halkının etnik ve din yapısı Türklerin ve Müslümanların lehine değişmeye başladı.

XIX. asrın ikinci yarısında Gostivar'ın nüfusu giderek arttı. Bu nüfus 1874 yılında 2000 iken 1890'da 3.735 oldu. Bu yıllarda Gostivar'da büyük çoğunlukta olarak 3.100 Türk, 310 Slav, 100 Arnavut, 25 Ulah ve 200 Kıptî yaşıyordu. Bu gerçeği K. Gersin'in ve Vasil Kınçov'un 1890'da Makedonya'nın nüfusu hakkında verdikleri bilgiler de kanıtlamaktadır. Verilen cetvelde görüldüğü gibi Makedonya'nın Selanik, Üsküp, Manastır, Kavala, Serez, Kastorya, Demirhisar, Petriç, Drama, Kalkandelen, Gostivar, Raptişah, Debreşe, Kumanova, Kıratova, Koçana, Radoviş, Pravişte, Nevrekop, Kozana, Kayalar, Florina, Bereya, Eğridere gibi şehir ve kasabaların nüfusunun büyük çoğunluğunu Türkler oluşturuyordu. Ancak, Balkan savaşları ve Birinci Dünya Savaşı yıllarında Makedonya Türklerine yapılan mezalimin sonunda söz konusu yerlerde Türklerin nüfusu iyice azaldı. Hatta onlar bazı yerlerde azınlık durumuna bile düşürüldü. Fakat bu olaylar Gostivar civarındaki Türklerin nüfus sayısını etkilemedi. Birinci Dünya Savaşı'nın neticesinde kurulan Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı'nın 1921'de yaptığı nüfus sayımında Makedonya'da 150.000, Yugoslavya'da ise 430.000 Türkün yaşadığı tespit edildi. Bu sayımda Gostivar ve civarında yaşayan ahalinin büyük çoğunluğunun Türklerin oluşturduğu da görüldü.

1929 yılında Yugoslavya adını alan Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı, 31 Mart 1931 yılında vatandaşlarının sadece din bakımından nüfus sayımını yaptı. Bu dönemde Sırplar Makedonya'ya "Vardar Banlığı" veya "Güney Sırbistan" adını verdiler. Bu nüfus sayımında Vardar Banlığı'nda 499.362 Müslüman, 104.039 Ortodoks Hristiyan, 18.472 Katolik Hribtiyan ve 7.579 Yahudi'nin yaşadığı tespit edildi. Bu yüzden şu anda elimizde mevcut olan kaynaklara göre 1931 nüfus sayımında Gostivar ve civarında yaşayan Türklerin nüfus sayısını saptamak mümkün değildir.
1918-1941 yılları arasında Türkler, Yugoslavya'dan özellikle Vardar Banlığı'ndan Türk Cumhuriyeti'ne göç ettiler. Ancak bu göç önemli bir sayıyı oluşturmuyordu. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk, dış Türkler konusunda fevkalade rasyonel bir politika izliyordu. O, Türkiye Cumhuriyeti'nin hudutları dışında kalan Türklerin yaşadıkları devletlerde kalmaları, ancak bu devletlerle iyi münasebetler kurarak, onlara bütün temel hak ve hürriyetlerin sağlanması için çalışıyordu. Atatürk sık sık, "Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (dış Türklerin) bize yaklaşmalarını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gereklidir" diyordu.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında İtalyanlar tarafından işgal edilen Batı Makedonya, Arnavutluk'a devredildi. Arnavut idarecileri ise bu fırsattan faydalanarak Prizren Birliği'nin "Megali İdeası" olan Büyük Arnavutluk'u kurma hevesine kapıldılar. Bu sırada aldıkları topraklarda yaşayan Türklere eğitim, kültür, ekonomik, ve benzeri alanlarda haksızlıklar yaptılar. Bu haksızlıkların neticesinde Türklerin bir kısmını Arnavutlaştırmaya muvaffak oldular. Türlerin Arnavutlaştırılması genellikle eğitim, kültür, siyasî ve diğer müesseselerin yardımıyla yapıldı. Böylece Gostivar, Kalkandelen, Raptişah, Banitsalar, Kocacık ve civarı, Merkez Jupa, Ustruga ve diğer yerlerde yaşayan Türklerin nüfus sayısı giderek azaldı.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki yıllarda Yugoslavya idarecileri Türklere dil, din, eğitim, kültür, sosyo-ekonomik ve siyasî baskılar yaptılar. Bu baskıların neticesinde onbinlerce Türk, Türkiye Cumhuriyeti'ne göç etti. Arnavutluk dahil olmak üzere Komünist bir balkan federasyonu kurma hayaline kapılan bu tahsilsiz ve gaddar idareciler, Arnavutluk'un gönlünü almak için Makedonya'nın Batı kesiminde yaşayan Türkleri Arnavutların ellerine teslim ettiler. Bu fırsattan yararlanan Arnavut idarecileri bu yıllarda da, 1941-1944 yılları arasında Arnavutluk idarecilerinin yaptıklarının yaptılar. Türkleri tamamen eritmeye çalıştılar. Bu ve Makedonya devletinin yaptığı haksızlıklara maruz kalan Batı Makedonya Türklerinin bir kısmı 1948 nüfus sayımında kendini Arnavut göstermek mecburiyetinde kaldı. Bu nüfus sayımında Makedonya'da toplam 95.940 Türkün yaşadığı tespit edildi. Bu sayıma göre Türklerin çoğu Üsküp'te ve Makedonya'nın Doğu kesiminde yaşıyordu. Ancak bu tespit doğru değildi. Çünkü 1948 nüfus sayımına kadar Makedonya'nın batı kesiminde Gostivar, Raptişah, Kalkandelen, Aşağı ve Yukarı Banitsa ve Zudunya gibi şehir, kasaba ve köylerin nüfusunun büyük bir çoğunluğunu Türkler oluşturuyordu. Söz konusu sayımda Makedonya hükümeti nüfus sayımcılarının fazlasını Arnavutlardan seçti. Arnavut sayımcıları ise bunu fırsat bilerek korkuya kapılan Türklerin bir kısmını Arnavut olarak kaydettiler.

Böylece çoğunlukta olan Batı Makedonya Türklerini azınlık durumuna düşürdüler. Makedonya hükümeti bu olaya tepki göstermedi. Ona bir seyirci gözüyle baktı.
1947 yılına kadar yapılan baskıları az bulan Yugoslavya devleti bu yılın ortasında bir de Yücel Olayı'nı çıkardı. Bu olayla Makedonya Türk münevverlerine, Makedonya Türklüğüne büyük darbe indirdi. Türkleri fena halde korkuttu. Amacı, Türkleri yıldırarak etkisiz hale getirmek veya Arnavutlaştırarak eritmekti. Ancak, Yugoslavya'nın Mart 1948'de Sovyetler Birliği'yle arası açılınca bu devlet, Arnavutluk'a ve Makedonya Arnavutlarına karşı tavrını değiştirdi. Bu sırada Türkler azıcık rahatladı. Yugoslavya devleti 1950/51 ders yılından itibaren Gostivar, Raptişah, Banitsalar, Zudunya, Kalkandelen, Tearçe, Ustruga ve Yukarı Debre nahiyesi dahil olmak üzere Batı Makedonya'da Türk ilköğretim okulları açmaya başladı. Böylece Batı Makedonya Türklüğü büyük bir tehlikeyi atlatarak geleceğe ümitle bakmaya başladı. O güne kadar çeşitli sebeplerden dolayı kendilerini Arnavut olarak gösteren Türkler yeniden Türklüklerine dönmeye başladılar. Böylece 1953 nüfus sayımı, Türklerin Batı Makedonya nüfusunun önemli bir kısmını oluşturduğunu gösterdi. Bu nüfus sayımı Makedonya'da 203.398 Türkün yaşadığını ve bu sayının Makedonya nüfusunun % 15.6'sını oluşturduğunu da gösterdi. Söz konusu nüfus sayımında Gostivar ve civarında yaşayan Türklerin nüfus sayısında da önemli bir artış kaydedildi.

1950'lerin başında Makedonya Türklüğü büyük bir tehlikeyi atlatmak üzereyken Anavatanımız Türkiye Cumhuriyeti ve Yugoslavya arasında "Serbest Göç anlaşması" imzalandı. Bu anlaşmanın imzalanmasıyla Makedonya Türklüğü çözüldü. Bu Türklüğe büyük darbe indirildi. 1952-1959/60 yılları arasında süren yoğun göçün neticesinde Makedonya'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne onbinlerce Türk göç etti. Aileler parçalandı. Gidenler kurtuldu. Kalanlar ise perişan bir halde kaldılar. Bu olay Balkan savaşları kadar büyük bir felaketti. Bu göçle Makedonya Türklüğünün beli büküldü. Onun hiç bir geleceği kalmadı. Bugün Türklük bir ölüm kalım savaşı vermektedir, can çekişmektedir.

Söz konusu büyük göç sırasında Gostivar ve civarından da çok Türk göç etti. Ancak 1961 nüfus sayımında Batı Makedonya'da yaşayan Türklerin nüfus sayısının azalmadığı görüldü. Hatta bura Türklerinin nüfus sayısında bir artış kaydedildi. Türk nüfusunda bu artış, Makedonya'nın bu kesiminde yaşayan bazı Arnavutların Türkiye Cumhuriyeti'ne göç etmek için kendilerini Türk olarak göstermekten kaynaklanıyordu. Bu nüfus sayımı Makedonya'da 131.481 Türkün yaşadığını ve bu sayı Makedonya nüfusunun % 9.4'ünü oluşturduğunu gösterdi.

1968 Kalkandelen olaylarından sonra Makedonya'da hız almaya başlayan Arnavut milliyetçiliğinden Makedonya Türklüğü de nasibini aldı. Bu olaylardan sonra da bazı Arnavut aydınları "Makedonya'da Türk yoktur. Türkçe konuşan veya Türkleşmiş Arnavutlar vardır" tezini öne sürmeye başladılar ve dil, eğitim, kültür, ssoyo-ekonomik ve siyasî haksızlıklar yaparak bura Türklerini eritmeye çalıştılar. Bu haksızlıklar en çok Gostivar, Raptişah, Kalkandelen, Ustruga ve diğer yerlerde hissedildi. Bunun neticesinde 1961 nüfus sayımında 131.484 kişi olan Türklerin nüfusu, 1971 nüfus sayımında 108.552'ye düştü. Makedonya'da 1961-1971 yılları arasında Türklerin nüfus sayısında 22.932 kişilik bir azalma görüldü.
Makedon Komünist idarecileri söz konusu yıllarda belirli durumlarda çeşitli haksızlıklara maruz kalan biz Türkleri, belirli durumlarda ise Arnavutları "desteklediler." Başka bir söyleyişle "parçala, yönet" siyasetini uyguladılar. Tarih boyunca Arnavutlarla beraber "ortak düşmanları" biz Türklere karşı savaştıkları tezini öne sürerek Arnavutları kendilerine bağlamaya çalıştılar. Ancak, onlar, aslında biz Türkleri ortak dinimiz İslam yüzünden Arnavutlarla, Arnavutları ise bizimle özdeşleştirdiler. Bu sırada Arnavutlara uyguladıkları politikayı bize de uyguladılar. Onlar bu politikayı akıllıca uyguluyorlar zannettiler. Fakat söz konusu politikanın neticesinde en büyük zararı gören sadece biz Türkler olduk. Çünkü 1981 nüfus sayımında Türklerin sayısı 86.591'e düştü.
1981-1990 yılları arasında son günlerini yaşayan Makedon totaliter rejimi Türklere ve Arnavutlara her zamandan daha çok baskı yaptı. Makedon idarecileri bu yıllarda Müslüman olan herkese kuşkuyla baktılar. Türk ve Arnavut eğitiminde, öğreniminde ve biliminde edebildikleri kadarıyla kısıtlamalar yaptılar. Makedon olmayanların temel hak ve hürriyetlerini esirgediler. Hak, hürriyet ve imtiyazlar sadece kendileri için vardı. Türlere ve diğer milliyetlerden olanlara yabancı gözüyle baktılar. Onlara güvenmediler. Bu milliyetlerin nüfus sayılarını olduğundan çok daha az ve istedikleri kadar gösterdiler. 1991'de yapılan nüfus sayımında Türklerin sayısı bu ölçülere göre değerlendirildi ve bu sayı 150.000 iken 77.080 olarak gösterildi.

1991 nüfus sayımında hile yapıldı gerekçesini öne süren Arnavutları destekleyen Avrupa, Makedon hükümetine baskı yaparak 1994 yılında nüfus sayımının yeniden yapılmasını sağladı. Bu sayımda Makedonya'da 82.976, Gostivar'da 4.477, Raptişah'da 3.211, aşağı Banitsa'da 2.475 Türkün yaşadığı tespit edildi.1990'lı yılların başında Eski Yugoslavya'nın çok partili sisteme dönüştürülmesinden sonra Makedonya'da bir Türk-Arnavut yakınlaşması görüldü. Bu yakınlaşmada özellikle Türkiye Cumhuriyeti'nin Arnavutlara ve Arnavutluk'a yaptığı maddî yardım ve manevî destek de çok etki yaptı. Bu sırada Arnavutlar bize "Geç de olsa bile, biz Türklersiz ve Türkiyesiz yaşayamadığmızı anladık, bu gerçeği itiraf ediyoruz" demeye başladılar.Türkiye Cumhuriyeti, bağımsızlığını yeni ilan eden Makedonya Cumhuriyeti'ni hiç bir karşılık beklemeden ilk tanıyan devlet oldu. Sırp-Yunan ambargosuna ve yaptırımlarına maruz kalan Makedonya'ya uluslararası müesseselerde verdiği destekle beraber tonlarca ilaç, petrol, gıda ve benzeri ürünler, milyonlarca dolar nakit para yardımı yaptı. Bu yardım Türkler de dahil olmak üzere Makedonya'da yaşayan bütün milliyetleri büyük sıkıntılardan kurtardı. Bu yözden Makedonlar da bize "bizim tek dostumuz Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti"dir demeye başladılar.

1990'larda başlayan Türk-Arnavut yakınlaşması ve dostluğu uzun sürmedi. 1996'dan itibaren Arnavutlar yine Türklere karşı tavırlarını değiştirmeye başladılar. Bu tavır değiştirme olayı özellikle 1996 yılında yapılan mahallî seçimler sırasında ve bu seçimlerden hemen sonra göze çarptı. Gostivar, Kalkandelen, Raptişah ve diğer belediye seçimlerini kazandıktan sonra Arnavutlar Türklerin haklarını esirgemeye başladılar. VMRO-DPMNE partisinin de desteğini alan Gostivar Belediyesi'nin başkanı 3 Mart 1997'de Belediye Meclisi'nde çıkarttığı bir kararla Gostivar'da ve civarında Türkçeyi yazışma dili olarak kullanıştan kaldırdı. Böylece Arnavutlar, Türklere ve Türklüğe bir kez daha büyük bir darbe indirdiler. Onların Türklere yönelik bu ve benzeri hareketleri yine Türk-Arnavut münasebetlerine gölge düşürdü.

Makedonya'yı bugün Makedon ve Arnavut partilerinden oluşan bir koalisyon hükümeti idare etmektedir. Bu hükümete bağlı olan maliye, svunma, dışişleri, eğitim, bilim, kültür, bayındırlık, ziraat ve diğer bakanlıklarda veya müesseselerde çalışan Türk yoktur. Makedon-Arnavut Hükümeti Türkleri her alanda kenara itmiştir. Türkler yokmuş gibi hareket etmektedir. Türk dostu olarak gözüken Arnavutlar her zaman ve her yerde Makedonlar ile anlaşarak güncel meselelere çözüm getirmeye çalışmaktadırlar.
Makedonya Slavları'nın Eğitim ve Kültür Hayatında Tanzimat'ın Yankıları Osmanlı döneminde Makedonya, Manastır, Selanik ve Üsküp vilâyetlerini kapsayan bir Türk Bölgesi'ydi. Bu bölgenin nüfusu çok karışıktı. Orada Türkler'den başka, Makedonya "Bulgarları", Arnavutlar, Sırplar, Ermeniler, Kıptılar, Rumlar, Ulahlar, Yahudiler ve başka unsurlar yaşıyordu.
1878 Berlin Andlaşması'yla Osmanlı Devleti'ne iade edilen Makedonya'da Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Romanya'nın gözü vardı. Bu bölgenin nüfusu belirsiz kalıyordu. Orada yaşayan Hristiyanlar'ı Bulgaristan, Bulgar; Sırbistan, Sırp; Yunanistan, Rum; Romanya, Ulah olarak görüyordu. Balkan Yanmadası'nın bu devletleri adı geçen bölge üzerinde değişik iddialarda bulunuyorlardı. Onlar, bu bölgeyi Osmanlı Devleti'nden alarak kendilerine ilhak etmeyi planlıyorlardı. Onlardan her biri 550 yıl bir Türk Bölgesi olan Makedonya'ya "o bölge benimdir" diyordu.

Yunanlılar, tarih, coğrafya ve nüfus bakımından Yunan toprağı olan Makedonya'nın Yunanistan'a bağlanması için çalışıyordu. Onlar Makedonya'da Bizans Devleti'nin yeniden kurulması için zemin hazırlamayı planlıyordu. Onlar, "Megali İdea" emelini gerçekleştirmek için 1814'te "Etniki Eteria" adında bir cemiyet kurdular. Bu cemiyet Makedonya, Girit ve Ege Denizi adalarının alınması ve Yunanistan'a ilhak edilmesi için çalışıyordu. Bu yıllarda Yunan diplomasi temsilcileri de Makedonya'da siyasî vb. propaganda yapıyorlardı.

Makedonya'da Yunancılık hareketinin kurucusu ve yorulmaz bir örgütleyicisi, engin bir vatanperverlik duygusuna kapılan Stephanos Dragoumis idi. Makedonya mücadelesini kesin olarak teşvik etme kararı alan Yunan Kralı I. George, Makedonya'da eylemlerde bulunan Yunan komitacılarına moral ve yardım heyetleri göndermeye başladı. Kral I. George "Yunan Devleti, Makedonya'yı Yunanlaştırmalıdır" diyordu. Aynı zamanda Girit meselesi ile meşgul olan Yunan Başbakanı Deligiannes de Makedonya ile ilgili Kral I. George'a "Girit ile ilgili isteklerimizde bir tehlike yoktur. Makedonya mücadelesine katılmak elzemdir. Makedonya'sız Yunanlıların yaşaması imkansızdır" diyordu. C.A. Vavoukos'un iddia ettiğine göre ise Makedonya mücadelesinde Yunanlılar, özellikle Orta Makedonya'yı ve onun Selanik, Serez, Melnik vb. kentlerini, daha sonra ise bütün Makedonya'yı istemişlerdi.

Yunanlılar hedeflerine ulaşmak için Makedonya'da okullar açtılar. Orada ilk Yunan okulu 1.740'da Kozani'de açıldı. Yunan okullarının sayısı giderek arttı. 1878'de 33 okulda 18.541 öğrenci, 1907'de ise 984 okulda 59.640 öğrenci ders alıyordu. Yunanistan, "Megali İdea" uğrunda Tesalya, Epir, Makedonya, Batı Trakya, Selanik ve Doğu Trakya'yı işgal edip İstanbul'a inmek istiyordu. Bu Balkan devletçiği, 10 Nisan 1897'de, Tesalya'daki topraklarını genişletmeye kalkıştı. Buna cevap olarak Osmanlı Devleti Yunanistan'a savaş ilân etti. Bir ay kadar süren savaş sonunda Türk orduları Yunan ordularını perişan ederek 5 Mayıs 1897'de Atina önlerine kadar geldiler. Atina'nın işgal edilmesini Avrupa devletlerinin baskısıyla yapılan ateşkes antlaşması kurtardı. 1897'de uğradıkları yenilgiden sonra, Yunanlılar, Hellenizme hizmet edecek en iyi yolun Türkler'le Bulgarlar'ı birbirine düşürmek olacağına inandılar ve bu doğrultuda çalışmaya başladılar.
Avusturya, 1878 Berlin Kongresi'nden hemen sonra Bosna ve Hersek'i işgal etti. Bu hareket Sırbistan'ı "bütün Sırpları birleştirmekten" vazgeçirdi. Bundan başka, Sırbistan, "Bosna ve Hersek bize gelemezse, biz oraya gideriz ve orasını Sırbistan'a ilhak ederiz" politikasından da vazgeçmek zorunda kaldı. Bu yıllardan itibaren Sırbistan, Türk toprakları olan Makedonya ve Arnavutluk'u istilâ etmeye, Adriyatik ve Ege Denizi'ne inmeye çalıştı.
Nikola Paşiç'in Sırbistan'ın, Makedonya'yı ilhak etme planıyla ilgili 1913'te yaptığı bir konuşmada "Makedonya'yı Sırbistan'a hiçbir şekilde ve hiçbir zaman ayrılamamak şartıyla ilhak etmeliyiz. Çünkü geçmişte Makedonya'yı kendine bağlayan Balkan devleti Balkan Yarımadası'na hâkim olmuştur" dediği bilinmektedir. Sırbistan'ın Başbakanı Dr. Milovan Milovanoviç ise bu günlerde "... Makedonya meselesi Sırplar'ın lehine halledilmelidir. Çünkü Sırbistan'ın Makedonya'sız hiçbir geleceği yoktur" diyordu.

Söz konusu dönemde Makedonya'da Sırp Devleti'nden malî yardım gören çetelerin sayısı giderek artıyordu. Bunlar genellikle Üsküp Vilâyeti'nde etkinlik gösteriyorlardı. Emekli olmuş Sırp subayları Belgrad'daki Makedonya Komitesi'ne üye oluyorlardı. Aldıkları para yardımı 1.350 bin Frank'dı. Sırbistan propaganda için 300 bin, gizli servise ise 500 bin Frank para veriyordu. Ayrıca bu amaç için zengin banker ve tüccarlar da para veriyorlardı. Makedonya Komitesi'nin başına profesörler, subaylar ve bankerler geçtiler. Onlar arasında Kral'ın kayın biraderi de bulunuyordu. Sırplar, Makedonya'da Stephan Duşan İmparatorluğu'nu kurmaya çalışıyorlardı.

Bulgaristan ise Türk Makedonyası'nı Ayastefanos Andlaşması'na ve 1885'te düzenlenen bir programa göre ilhak etmeye çalışıyordu. Bu programın bir maddesinde "Makedonya Bulgaristan'ın kan ve can damarıdır. Bu. yüzden derhal Bulgaristan'a ilhak edilmelidir. Çünkü Bulgaristan Devleti Makedonya'sız kurulamayacaktır" denilmekteydi.
Makedonya'da hâkimiyet kurma iddiaları daha çok gurur ve duygu temeline dayandırılıyordu. Her grup bölgede yaygın hâkimiyetim kurduğu zamanları dile getirmeye çalışıyordu. Makedonya köylerinde halk Türk, Arnavut, Sırp, "Bulgar", Ulah veya başka milletlerden birine ait olduğunu iddia etseydi de, her bölgede "her milleten" insana rastlamak mümkündü. William M. Sloane'ın izah ettiğine göre "komşu Balkan devletçikleri Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan'ın gönderdiği komitacıların yaptıkları cinayet, katliam ve başka baskılarla bugün Yunan olan bir Hristiyan köyü, ertesi gün Bulgar, başka bir gün Sırp veya başka bir unsurdan olabilmiştir. Bu "değişim" genellikle acımasız baskı yöntemleriyle yapılmıştır. Orada Hristiyan köylüleri, özellikle kadınlar ve çocuklar o denli çaresiz ve yılgın idiler ki, küçük bir rüşvetle bile kimliğini değiştiren köylere rastlamak mümkün olmuştur."

Sırp ve Bulgar eşkıya çeteleri Makedonya'yı bütün sınırları boyunca yağmalıyor, yakıp yıkıyorlardı. Karşılıklı kıskançlık ve kin, her iki devlette de bu alçakça savaşa para ve adam sağlamak için sürekli kışkırtmalarla canlı tutuluyordu. Mücadelede hiçbir anlam, hiçbir mantık kalmamıştı; yalnızca, kaçınılmaz gün geldiğinde paylaşımın daha çok hırsıza ve çapulcuya sahip olanın yağmadan daha çok pay alacağı ilkesiyle yapılacağına dair vahşi ve belirsiz bir anlayış mevcuttu. Komşu Balkan devletleri Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan, Makedonya'yı kendilerine ilhak etmek savaşının ilk aşamasında dil, din, eğitim, kültür, ekonomik ve siyasî baskı ve propaganda; ikinci aşamasında ise silâhlı eylemler yapmaya başladılar. Onlar kendi silâhlı eylemlerini en çok Türkler'e karşı yönelttiler. Türkler'e karşı insafsız ve korkunç bir yıldırma hareketi başlattılar. Türkler'in evlerini, mallarını, okullarını, camilerini vb. müesseselerini yakmaya ve yıkmaya, başka bir deyişle Türkleri yoketmeye veya Makedonya'dan kovmaya çalıştılar. Komşu Balkan devletleri Makedonya'da yaşayan Hristiyan unsurlara da türlü din, eğitim, kültür, ekonomik, siyasî ve silâhlı baskılar yapıyorlardı. Onları zorla kendilerine bağlamak istiyorlardı. Öne sürdükleri iddialara göre, Makedonya Hristiyanlar'ını kendine bağlayan devlet Makedonya'ya ve Balkan Yanmadası'na hâkim olacaktı.

Osmanlı Devleti'nin "Makedonya cehennemi" denilen bölgesinde azınlıklar, din, mezhep, eğitim, kültür, ekonomik vb. bakımdan tam bir güvence içinde yaşıyorlardı. Osmanlı Devleti bu unsurlara hoşgörüyle bakıyor, onların din enstitülerine etkinlik hürriyeti ve imtiyazlar tanıyordu. Makedonya Türkleri de, bölgede yaşayan Türk olmayan unsurlara aynen Osmanlı Devleti gibi hoşgörüyle bakıyor, İslâm Dini ilkelerine ve yüksek Türk medeniyetine dayanarak onlarla komşuluk, ticarî vb. ilişkiler içerisinde bulunuyorlardı. Devlet'in sağladığı imkânlarda yaşayan Makedonya Hristiyanlar'ı ve Türk olmayan başka unsurlar, kurdukları din, eğitim, kültür ve başka müesseselerini yaşattılar, ilerlettiler ve modernleştirdiler.

Farklı etnik kökenden olmalarına rağmen, Makedonya ve Balkan Hristiyanlarını birbirine yaklaştıran ve kardeşlik duyguları yaratan ortak dinleri, mezhepleri ve ülküleriydi. Osmanlı Devleti'nde yaşamalarına rağmen, bu devlete ve Türk milletine karşı kin, nefret ve düşmanlık duyguları besliyorlardı. Bu duygular, bu unsurları birbirine bağlayan en önemli zincir halkalarıydı. Bu bağlar onlar arasında yaratılan dayanışma duygularını güçlendirdi ve yıllarca yaşattı. Genellikle bir Balkan Hristiyan unsurunun Osmanlı Devleti'ne karşı başlattığı isyanı, bütün Balkan Hristiyanlar'ı kendi isyanı olarak benimsiyor ve ona katılıyorlardı. Bunu 1804 yılında patlayıveren I. ve 1814'te II. Sırp, 1821'de Yunan, 1875'te Bosna ve Hersek, 1876 Bulgar İsyanı en iyi şekilde kanıtladı. Söz konusu isyanlar Rumeli Hristiyanlar'ı tarafından sevinçle ve dayanışma duygularıyla desteklendi.

Yukarda sayılan sebeplerden ötürü, XIX. yüzyılın ilk yarısında halen kendi ana dilinde olmadığı için Makedonya Slavları Yunan eğitimini özellikle din eğitimini ve kültürünü "benimsediler ve kendi malı gibi gördüler." Makedonya Slavları bu dönemde kendi eğitimini "hücre okulları" denilen müesseselerde Yunanca olarak alıyorlardı. Makedonya Slavları'nın o dönemde yetişen öğretmenleri, şairleri ve başka aydın kişileri genellikle Yunan edebiyatı, tarihi, felsefesi, sanatı, başka bir söyleyişle Yunan kültürünün "hayranları oldular, onun ilerlemesi, yayılması ve yükselmesi için çalıştılar." Bu yüzden, onlardan bazıları Yunan Hükümeti tarafından en değerli ödüllerle ödüllendirildiler. Yunanca'yı "anlamayan" Makedonya Slavları, XIX. yüzyılın ilk yarısından itibaren eğitimini ve dinî âyinlerini kendi ana dilinde yapmaya başladılar. Bu hareket aslında Yunan eğitimine, kültürüne ve eritme politikasına karşı bir tepkiydi. Böylece Makedonya "Bulgar" edebiyatının ve kültürünün "Yeniden Doğuş" denilen bir akımı başladı. Bu akımın başında Yunan okullarında eğitim görmüş, Yunan kültürünün eski hayranları ve o kültüre yıllarca hizmet etmiş öğretmenler, şairler vb. aydın kişiler bulunuyordu.
Yordan Hacı Konstantinov-Cinot, Dimitar ve Konstantin Miladinov, Grigor Pırliçev, Kuzman Şapkarev ve Georgi Pulevski gibi "Bulgar" asıllı aydın kişiler, 1835-1839 yılları arasında Zletova, Üsküp, Köprülü ve Makedonya'nın başka yerlerinde eğitimin "Bulgarca" yapılması için çalıştılar. Söz konusu dönemde Makedonya'nın hemen hemen her yerinde "Bulgar" "hücre okulları" açıldı. Bu okulların açılmasında en büyük işi kiliseler yaptı.

Makedonya'nın her yerinde kiliseler ve okullar açıldı. Kiliselerin ve okulların açılması için hiçbir zorluk çıkartmadan dönemin Padişahı gereken ruhsatnameleri verdi. Böylece, "Kilise Belediye Okulları" denilen eğitim müesseseleri meydana geldi. Bu müesseselerin bakımı yerli "Bulgar" halkına bırakıldı. Söz konusu müesseseler zamanla komşu Balkan devletçikleri Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan'ın dinî ve siyasî baskılarına karşı gelmeye başladılar. Böylece, bu dönemden itibaren, Makedonya Bölgesi'nde esas mücadele Osmanlı Devleti ve Makedonya Hristiyanları arasında değil, bu Hristiyanları kendilerine bağlamaya çalışan Yunan, Sırp ve 1870'den sonra Bulgar Eksarhlığı arasında yürütülmeye başladı. Osmanlı Devleti, Makedonya "Bulgar" halkına ve onun "Yeniden Doğuş" eğitim ve kültür hareketine karşı oldukça iyi davrandı. Onun yayılması, güçlenmesi ve ilerlemesi için din, eğitim ve kültür müesseselerinin kurulması konusunda hiçbir zorluk çıkartmadan gereken yardımı yaptı.

XIX. yüzyılın ilk yarısından itibaren Osmanlı Devleti, Avrupa devletlerinin askerî, ekonomik, siyasî vb. baskıları yüzünden kendi çöküşünü ve bu devletler arasında parçalanmasını önlemek için adı geçen devletlerin eğitim, ekonomik, hukuk, "siyasî" vb. müesseselerini "kopya ederek" uygulamaya başladı. Bu uygulama resmî olarak 3 Kasım 1839'da yürürlüğe giren Gülhâne Hatt-ı Hümâyûn'un (Tanzimat Fermanı) içerdiği ıslâhatlarla başladı. Islâhatların en önemlileri bütün Osmanlı unsurlarının hayat ve mülklerinin güvence altına alınması, her türlü ibadete hürriyetin sağlanması, milliyet ve din farkı yapmadan devlet hizmetinde görev alabilmeleri ve karma mahkemelerin kurulması oldu. Böylece Tanzimat Fermanı ilk büyük ıslâhat hareketini dile getiren çok önemli bir metin oldu.

Şubat 1856'da yürürlüğe giren Islâhat Hatt-ı Hümâyûnu'nun içerdiği ilkelerden en önemlileri kişisel hayat, mülk, şeref ve haysiyetin korunması, Türk ve Müslüman olmayan unsurlara önceden tanınmış olan imtiyazlara saygı göstermek, kiliseler lehine alınan vergilerin kaldırılması, bütün din mensuplarına dinî merasimin icrası hususunda hürriyetin sağlanması, Devlet'te din ve dil dolayısı ile bir tebaa zümresinin diğer zümreden ayrı tutulmaması, bütün tebaaların din farkına bakmadan mülkî ve askerî memuriyetlere alınabilmesi idi. Gülhâne Hattı'nın öngördüğü ıslâhatların uygulanması için, Osmanlı eğitim sisteminin Avrupalaştırılması gerekiyordu. Bu amaçla 1869'da "Maarif Umumiye Nizamnamesi"ni getirerek, Bâb-ı Âli esasta Avrupa eğitim sisteminin kopyasını resmî olarak benimsemiş oldu.

Osmanlı Devleti'ni çağdaşlaştırmak ve güçlendirmek amacıyla getirilen ve bir kanunlar, emirler vb. hukuk sistemi olan 1839 Gülhâne Hatt-ı ve 1856 Islâhat Hatt-ı Hümâyûn'u, Osmanlı Devleti'nde yaşayan Türk ve Türk olmayan halkların eğitim, kültür, ekonomik, siyasî vb. alanlarda ilerlemesine imkânlar yarattılar, hattâ Hristiyanlar'a imtiyazlar tanıdılar. Tanzimat ıslâhatları Makedonya ''Bulgar" halkının da ekonomik, siyasî ve sosyal durumun etkilediler.

Tanzimat'ın yarattığı imkânlardan faydalanan Makedonya "Bulgar" halkı, XIX. yüzyılın ilk yarısında kurduğu "hücre okulları" yerine, ana dili üzerinde eğitim yapılan çağdaş okullar, kitaplıklar ve okuma yerleri açtı, gazeteler çıkardı, kitaplar yayınladı, eski ve harab olmuş kiliseleri onardı ve çok sayıda yeni kilise inşa etti. Hattâ çok sayıda tüccarın Orta Avrupa tüccarlarıyla ticaret yapmaları bile Osmanlı Devleti'nin adı geçen halka sağladığı eşitlik şartları altında yapıldı. Makedonya Hristiyanları istedikleri gibi eğitim aldılar, öğretmenlerini istedikleri gibi yetiştirdiler, ders programlarını Devlet'in denetimi dışında kendi din, mezhep ve millî ülkülerine göre düzenlediler. Onlar eğitimlerini kendilerinin açtıkları kilise-belediye okullarında aldılar. Bu okullarda öğrencileri devlet ülküsü yerine "Bulgarlık", Slavlık ve Hristiyanlık ülkülerine bağlı olarak yetiştirdiler.

1836-1876 yılları arasında Osmanlı Devleti'nin hoşgörüsüyle ve ruhsatıyla, Makedonya'nın hemen hemen her yerinde kilise-belediye okulları açıldı. Meselâ, 1837 'de Köprülü, 1840'da İştip, 1848'de Üsküp, 1850'de Köprülü (birkaç okul daha), 1852'de Kumanova, 1854'te Kalkandelen, 1857'de Ustrumca, Kılkış ve Cumalı, 1858'de Üsküp (iki okul daha), 1859'da Pirlepe, Manastır, Ohri ve Bansko, 1860'da Ohri, Kavadar ve Vardaryenicesi, 1861'de İştip, 1862'de Nevrekop, 1864'te Eğridere, 1864/65'te Negotin ve Kavadar (birer okul daha), 1865'te Manastır ve Radoviş, 1866'da Selanik, 1867'de Resne, Debre, Pehçova ve Razlık, 1868'de Pirlepe (bir okul daha), 1869'da Ohri, Kuruşova ve Voden, 1870'te Kırçova, Gostivar, Ustrumca ve Doyran, 1871'de Kıratova ve Serez, 1873'te Prespa, Petriç, Melnik ve Selanik'te açıldı.

1850 yılından sonra ise Makedonya'nın hemen hemen her yerinde kız ilkokulları açıldı: 1850'de ilk kız ilkokulu Köprülü'de, 1860/61'de Kılkış ve İştip, 1865'te Pirlepe, 1866'da Debre, 1867'de Ohri ve Nevrekop, 1869'da Manastır ve Kuruşova, 1870'de Kırçova ve Kalkandelen, 1871'de Selanik, 1872'de Voden, 1873'te Eğridere, 1875'te Üsküp ve 1868-1872 yılları arasında Koçana, Kumanova vb. yerlerde böyle okullar açıldı. Makedonya'da Tanzimat'ın ilk on yılında sadece üç kilise belediye ilkokulu varken, bu sayı 1858'de 13, 1868'de 31, 1875/76 öğretim yılı sonunda ise 45'e yükseldi. Bulgar müellifi S. Bopçev'in verdiği bilgiye göre ise 1870-1872 yılları arasında Makedonya'da 117-120 ilkokulda, 150-165 öğretmen, 10-12 bin öğrenciye ders veriyordu. Bu bölgede 1876 yılına kadar 118 köy ilkokulu açıldı ve onun hemen hemen her yerinde yeni ilkokul binaları inşa edildi.
Makedonya'nın daha büyük kültür ve ticaret merkezlerinde ilkokullardan başka liseler, ticaret ve öğretmen okulları da açıldı. Tanzimat'ın sağladığı imkânlardan ve imtiyazlardan faydalanan bazı Avrupa ve Amerikan din kuruluşları da harekete geçtiler. Onlar Osmanlı Devleti'nin hemen hemen her yerinde özel ve misyoner okulları açtılar. 1894 yılına kadar açılan okulların sayısı 436'ya çıktı. Söz konusu okulların 223'ü Anadolu'da, 157'si Arap bölgelerinde ve 56'sı Rumeli'nde faaliyette bulundu. Osmanlı Devleti'nde söz konusu yılda 114 Fransız, 98 ABD, 53 İngiliz, 36 İtalyan, 18 Alman, 14 Avusturya, 24 Romen, 10 Rus, 12 Yunan, dört Sırp ve bilinmeyen 54 okul faaliyet gösteriyordu. Bu tip okullar en çok merkezî idarenin daha zayıf olduğu Selanik, Manastır ve Üsküp vilâyetleri gibi bölgelerde çalıştılar. Bu okullar Osmanlı Devleti'nin kontrolü dışında kaldılar. İstedikleri gibi ders, dil, din, mezhep ve kültür propagandası yaptılar.

1847'den sonra Makedonya Ortodoks Hristiyanlarını kendilerine bağlamak için, ilkokul ve liselerden başka kiliseler, öğrenci yurtları, ana okulları ve yuvalar, hattâ hastahaneler bile kurdular. Yaptıkları yoğun propagandanın neticesinde, Makedonya Ortodoks Hristiyanların çoğunu kendilerine bağlamaya muvaffak oldular. 1856'da Kılkış Ortodoks Hristiyanları toplu halde Katolik mezhebine geçtiler. Kılkış Ortodokslarından başka Sarıhisar, Kılkış Karadağı, Doyran ve Gevgeli Ortodoksları da Katolik mezhebine geçtiler. Yeni açılan 38 Katolik okulunda 49 papaz ders veriyordu. Kılkış'ta faaliyette bulunan beş okuldan, dördü Katolik okuluydu. Katolik hareketini destekleyen Papa, Katolik dinine geçen Makedonya Ortodoksları'na karşı oldukça toleranslı davranıyordu. Onlara dil, din, mezhep ve eğitim hürriyeti tanıyordu. Katolik propagandası Makedonya'da Selanik Lazarist Merkezi'nden, Osmanlı Devleti'nin diğer bölgelerinde ise en çok İstanbul'dan idare ediliyordu.

Misyoner okulları, Rumeli Ortodoks Hristiyanlarını kendilerine bağlamaya, saldırgan Rus ve Panslavizm hareketini durdurmaya, yerli Hristiyanlar'da Türk ve Müslüman düşmanlığını arttırmaya çalıştılar. Katolik hareketi Makedonya "Bulgar" halkını da etkiledi. Bu halk, söz konusu Katolik okullarını Yunan Patrikliği'ne karşı dil, din, eğitim, kültür ve ekonomik bağımsızlığı için kullanmaya çalıştı. Bâb-ı Ali ise bu sözde bağımsızlık hareketini çoğu kez destekledi. Bu hareketi hattâ Tanzimat'ın ünlü ıslahatçılarından Mehmet Ali, Fuat ve Ahmet Mithat Paşalar bile desteklediler.

Osmanlı Devleti'nin 1839-1876 yılları arasında Tanzimat ıslâhatlarıyla sağladığı imkânlardan faydalanan Makedonya "Bulgar" halkı kendi "Yeniden Doğuş" akımını daha da ilerleterek okullardan başka gazeteler ve kitaplar çıkardı, okuma yerleri ve kitaplıklar açtı.
1857-1880 yılları arasında kilise belediye okulları öğretim plân ve programlarına uygun olan 16 ders kitabı çıkardılar. Bu kitapları, "Yeniden Doğuş" hareketinin önde gelenlerinden Parteniye Zografski, Kuzman Şapkarev, Dimitar V. Makedonski ve Georgi Pulevski hazırladı. Bu kitapların çoğunu İstanbul'da çıkardılar.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul'da ilk gazetelere de rastlanmaktadır. 1864'te "Makedoniya" Gazetesi, 1878'de "1878 Takvimi" ve 1885'te "Makedonski glas" Gazetesi çıkarıldı. Osmanlı Devleti'nin toleranslı davranışından faydalanan Makedonya Hristiyanları 1839-1876 yılları arasında yüzlerce kilise ve okul açtılar. Onlarda binlerce öğrenci ders aldı. Devlet'in bu insancıl ve medenî tutumuna karşı Makedonlar bu okulları ve kiliseleri Osmanlı Devleti'ne ve Türk Milleti'ne karşı kavga yerlerine dönüştürdüler. Bu kiliselerde ve okullarda eğitim gören öğrencilerin beyinlerine Türklere ve Müslümanlara karşı kin ve nefret duygulan yerleştirdiler. Daha sonra Bulgar Eksarhlığı da aynı işi yaptı. Eksarhlığın müesseselerinde eğitim gören öğrencilerde de Türkler'e ve Müslümanlar'a karşı aşırı düşmanlık duyguları yarartıldı. Bulgar Eksarhlığı ve Makedonya "Bulgarları" kiliseleri, manastırları ve okulları Osmanlı Devleti'ne ve Türk Milleti'ne karşı savaşan siyasî müesseseler haline getirdiler. Onlar, Osmanlı Devleti'ne ve Türk Milleti'ne karşı düşmanlıklarının son aşamasında, söz konusu okulları ve kiliseleri toplantı ve Devlet'e karşı ayaklanma yerlerine, cephanelik ve silâh depolarına dönüştürdüler. Bu "Bulgar" müesseselerinin yaptıklarını bilen Osmanlı Devleti yine onlara karşı toleranslı davrandı ve çok sayıda okulun ve kilisenin açılması için gereken imkânları sağladı.

II. Meşrutiyet'in Türk olmayan unsurlara sağladığı imkânlardan faydalanan Makedonya Slav halkı, Selanik, Üsküp ve Manastır vilâyetlerinde ilkokullar, liseler, ticaret, öğretmen vb. okullar açtı. 1911/12 öğretim yılında, Üsküp, Kumanova, Kalkandelen, Kavadar, Köprülü, Debre ve Manastır'da ve bu şehirlerin civarında toplam 546 "Bulgar" ilk ve ortaokulunda 958 öğretmen ders verirken, aynı öğretim yılında söz konusu yerlerde faaliyette bulunan 167 Türk okulunda sadece 268 Türk öğretmeni ders veriyordu.
Türk Makedonyası'nın Balkan Savaşları'nda Sırp orduları tarafından istilâ edilen kesiminde. Osmanlı döneminde açılan 761 kilisede 833 papaz ve altı piskopos, 641 okulda ise 1013 öğretmen ders verivordu.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında, özellikle 1875-1878 Büyük Doğu Buhranı'ndan sonra Makedonya'nın ne millî ne de inanç birliği kaldı. Komşu Balkan devletçikleri Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan, Makedonya'da yaşayan Hristiyanları kendilerine bağlamak için Tanzimat'tan sonra sık sık anarşi ve şiddet olayları çıkardılar, katliamlar yaptılar, isyanlar başlattılar. Makedonya, Trakya ve Osmanlı Avrupası'nın bölgelerini istilâ ederek, kendilerine ilhak etmek için, 1912 yılında Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ birleşerek, yalnız kalan ve İtalya ile Trablusgarb'da savaş halinde olan Osmanlı Devleti'na savaş ilân ettiler. Bu savaş sırasında Türk Makedonyası'nı ve Rumeli'nin diğer bölgelerini geçici bir süre için istilâ ettiler. Makedonya'nın Sırp, Bulgar ve geri kalan kesimlerinde yaşayan Slav halkı, Osmanlı döneminde sahip olduğu dil, din, mezhep, eğitim, kültür vb. niteliklerini ve değerlerini tamamen kaybetti. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Sırp idaresi, "Sırp Makedonyası'nda" "hiçbir Makedon okulu, kitaplığı, gazetesi, dergisi ve kilisesi bırakmadı. Onların hepsini yasakladı veya Sırplaştırdı." Bulgarlar aynısını Makedonya'nın Pirin, Yunanlılar ise Ege kesiminde yaptılar.

Tanzimat'ın yarattığı eğitim, kültür, ekonomik, siyasî ve sosyal imkânlardan faydalanan Makedonya Slav halkı, XIX. yüzyılın ikinci yarısında genel Slavlıktan sıyrılarak yaratılmakta olan Makedon millî şuuruna yönelmeye başladı. Bu azınlık da Osmanlı Devleti'nin diğer azınlıklara uyguladığı medenî davranışından ve hoşgörü politikasından faydalanarak dilini, eğitimini ve kültürünü yaşattı. Başka bir söyleyişle millî varlık ve bütünlüğünü koruyabildi. Bu tarihî gerçekle ilgili Sloven kökenli Avusturyalı etnolog K. Gersin "Türkler olmasaydı, Balkan Yarımadası'nda bugün Yunanlılar ve Arnavutlar olmayacaktı" demektedir. Sadece onlar değil, Türkler olmasaydı, Osmanlı Devleti'nde yaşayan Ermeniler, Yahudiler, Bulgarlar, Sırplar, Rumlar, Romenler, Ulahlar ve başka milletler de olmayacaktı.
1839-1912 yılları arasındaki dönemde, Türk ve Müslüman olmayan topluluklar, ihracat ve ithalât, maliye, sanayi, madencilik, tarım, ulaşım ve ekonominin diğer kollarında pek hızlı bir gelişme ve ilerleme kaydettiler. Genellikle büyük liman kentlerde yaşayan, ticaretin ve sermayenin en büyük miktarına sahip olan ve Türkleri sıkıştıran bu azınlıkların başında Rumlar, Ermeniler, Slavlar, Yahudiler ve Frenkler bulunuyordu. Tanzimat Hareketi'yle başlayan "Avrupai düzen"in yankıları, Osmanlı Devleti'nin bir ırklar ve din ile mezhepler yığışım bölgesi olan Makedonya'da da görüldü. Ancak bu hareketin neticelerinden, en çok orada yaşayan azınlıklardan Slavlar, Rumlar, Ulahlar, Yahudiler ve Ermeniler faydalandılar. Çünkü, her şeyiyle bir Türk Bölgesi olan Makedonya'da da sermaye azınlıkların ve Avrupalılar'ın elinde bulunuyordu. Bu unsurlar, Makedonya Bölgesi'nde de büyük nüfus çoğunluğuna sahip olan Türk milletini her alanda kenara ittiler. Adı geçen Türk Bölgesi'nde de, ekonominin dışında bütün idare azınlıkların elinde bulunuyordu. Onlar, "Türk'ün yurdunda Türk'ün lokmasıyla yetişip iş başına geldiler, yanlarına ve hükümet işlerine Türkleri değil kendi milliyetine mensup olanları getirmeyi âdet ettiler ve bundan dolayı asıl Türkler hükümet işlerine yabancı kalarak çoğunlukla köylerde sefil ve perişan bir hayat sürdürürlerdi".

Tanzimat Hareketi'nin tarımda, hayvancılıkta, zanaatçılıkta, madencilikte, iç ve dış ticarette, karayolları, demiryolları ve deniz ulaşımında, maliyede, sanayide ve ekonominin diğer kollarında uyguladığı yeni Avrupaî düzen, Osmanlı Devleti'nin ekonomik fizyonomisini ve gücünü değiştirdi. Bu değişme Makedonya'nın her yerinde hissedildi. Üç kıtaya yayılan Osmanlı Devleti'nin çok verimli bir toprağı ve uçsuz, bucaksız ovaları vardı. O, kendi halkının beslenmesi için yabancı ülkelere başvurmak zorunda değildi; bağımlı olarak, yalnız iç tüketimi yeterli miktarda değil, önemli bir ihracatı da karşılayacak kadar tahıl üretebilirdi. Makedonya'nın da çok verimli toprağı vardı. Onun ovalarında mısır, buğday, arpa, çavdar, yulaf, pirinç, baklagillerin her çeşidi, endüstri bitkilerinden en çok şekerpancarı, pamuk, tütün ve afyon üretilirdi. Tarım ve endüstri bitkilerinin üretimi de azınlıkların elindeydi.
Makedonya'da hayvan yetiştiriciliği en az tarım kadar veya ondan daha iyi bilinerek yapılmaktaydı.

Bu bölgede, hayvan yetiştiriciliği, genellikle Türk olmayan unsurların elindeydi. Birinci Balkan Savaşı'na kadar Makedonya'da toplam 245 bin kişi hayvan yetiştiriciliği ile uğraşıyordu. Onlar arasında 70 bin Ulah, 130 bin Slav ve 10 bin Rum vardı.
XIX. yüzyılın ortasında Makedonya'da yerli imalât da gelişmişti. Sırp müellifi Yovan Hacı Vasileviç'in izah ettiğine göre, bu yıllarda Üsküp imalâthanelerinde 60 çeşit eşya üretiliyormuş. Avusturyalı müellif Y. G. Han'ın verdiği bilgilere göre ise, aynı yıllarda, Ohri'de 150'den fazla aile deri yapımcılığıyla uğraşıyormuş. Bu kentte deri yapımcılığıyla Pop Simov, Toçkov, Mitanov, Paunçev, Ognyanov gibi büyük tüccarlar uğraşıyorlardı. Ohri'de üretilen deriler İstanbul, Edirne, Selanik, Almanya vb. yerlere ihraç ediliyordu. Ohri'den başka deri ve kürkler en çok Koştur, Florina, Selanik, Manastır ve Pirlepe'de üretiliyordu.

Makedonya'nın bazı kentlerinde metal ve pamuk işletme ve yün kumaş, pamuk ipliği ve bezi, ipek ve halı yapma imalâthaneleri vardı. Bu imalâthaneler yalnız halkın tüketimine yetmekle kalmıyorlardı. Avrupa ve Doğu'nun birçok ülkeleri de bu imalâthanelerde yapılan zengin kumaşları, pamuktan ve deriden yapılan malların büyük bir miktarını satın alıyorlardı.
XIX. yüzyılın ikinci yarısında, Makedonya'da ticarî sermaye küçük imalâtçılığı kendi hâkimiyetine aldı. Bu alanda en çok başarı gösteren tüccarlar Ohri'de Pop Simov, Taşkov ve Pançevler; Manastır'da Robev, Vasov, Korobar; Üsküp'te Koçko Hacı Boşkov ve Köprülü'de Dırndar aileleriydi. Bu tüccarlar, halka yüksek faizle borç para veriyorlardı. Halkın ürettiği bazı malları ise kredi yoluyla küçük imalâtçılara daha ucuza satıyorlardı. Bu şekilde yerli imalâtçıları iflas ettiriyorlardı.

Osmanlı Devleti, Avrupa devletlerine en çok ticareti ile yaklaşıyordu. Devlet'in Avrupa vb. devletlerle ticarî ilişkilerini, bu ticaretin koşullarını ve aynı şekilde ithalât ve ihracattaki gümrük vergilerini belirleyen antlaşmalar veya kapitülasyonlar sistemi düzenliyordu. Sözü edilen dönemde Osmanlı Devleti bütün hammaddelerini büyük miktarda ve iyi kalitede üreten bir tarım ülkesiydi. Bunu fırsat bilerek "medenî" Avrupa devletleri Osmanlı Devleti'nin hammaddelerini çekmek, üretimini felce uğratmak, çiftçinin gelirini azaltmak, kısacası tarıma zarar vermek için çalışıyorlardı. Onlar, 1838 Antlaşması'yla, Osmanlı Devleti'ne sevkedilen Avrupa mallarına çok az, Osmanlı mallarına ise yüksek gümrük koymakla, Osmanlı Devleti'nin ekonomisini yoketmeye çalıştılar.

Tanzimat Hareketi'nin uyguladığı yenilikler Osmanlı Devleti'nin bütün bölgelerinde iç ve dış ticaretin ilerlemesini etkilediler. Bu etki Makedonya'nın ithalâtında ve ihracatında da görüldü. Bu bölgede de ticaret sermayesi Rumlar'ın, Yahudiler'in, Ermeniler'in, Ulahlar'ın ve Slavlar'ın eline geçti. Böylece Osmanlı Devleti, azınlıklara bir ticaret topluluğu halinde çalışmalarına imkânlar sağladı. Hristiyanlar'ın ve Yahudiler'in tüccarları Osmanlı Devleti'nin tanıdığı imtiyazlardan ve Padişah'ın sağladığı özel beratlardan faydalanarak büyük sermaye sahipleri oldular. Bunlara beratlı tüccarlar da derlerdi. Beratlı olan Makedon tüccarları da büyük sermaye yaptılar. Onlar arasında en çok zenginleşen Ohri'de Robev Kardeşler, Köprülü'de Dırndar ailesi vb. oldular. Böylece, Osmanlı Devleti'nin yardımıyla Makedonya Slav halkının da zenginler zümresi meydana geldi. Bu zümre, imalâtçılar ve tarımcılar arasında aracılık yaptı, onların ürettikleri malları yerli ve yabancı pazarlara ihraç etti. Kazandığı parayı Makedonya Slav halkının eğitim ve kültürü için harcadı.

Sözü edilen dönemde Makedonya, Osmanlı Devleti'nin bir ortak ve çok gelişmiş pazarı oldu. Bu pazarın kurulmasını en çok iç ticaretin artması etkiledi. İç ticaretin hızlı artmasına ise Makedonya'nın bazı kentlerinde yapılan yıllık panayırlar da sebep oldu. Bu panayırlar, yaratılmakta olan Makedonya Slav zenginler zümresinin güçlenmesini etkiledi. Hammade üreten bütün ülkelerin dış ticareti gibi Osmanlı Devleti'nin de dış ticareti iç ticaretinden daha önemliydi. Avrupa devletlerinin çoğu yüzyıllardan beri Osmanlı Devleti ile ticarî ilişkiler içindeydi. Osmanlı Devleti'nin, İstanbul'dan sonra en büyük liman kenti olan Selanik'ten Fransa, İngiltere, Avusturya, İtalya, ABD, Malta, Cezayir, İspanya, Belçika, Rusya, Romanya, İsveç, İsviçre, Norveç vb. devletlere en çok tahıl, pamuk, tütün, afyon, pirinç, ipek, koyun derisi ve yapağısı, madenler vb. mallar ihraç edildi.
XIX. yüzyılın sonlarından Birinci Balkan Savaşı'na kadar Makedonya'nın ihracatı ve ithalatı sürekli şekilde Avrupa devletlerinin lehine gelişti. Osmanlı Devleti'nde ulaşımı kolaylaştıracak ve ülkenin zenginlik kaynaklarını arttıracak karayolların genişletilmesine, tamirlerine ve yenilerin inşa edilmesine, aslında, Kırım Savaşı'ndan sonra başlandı. Makedonya'da ise ilk olarak Selanik, Üsküp ve Manastır'ı başka kentlerle ve komşu devletçiklerle bağlayan karayollarının yapımına başlandı. 1870-1900 yılları arasında demiryolları ve posta hizmetlerini ilerletmek için postahaneler, telgraf hatları çekildi. Böylece, yazışma, haberleşme ve ulaştırmanın çabukluğu ve sıklığı, ticari işlerin aralıksız ve yeni işlerde kullanılmalarına imkân sağlayarak, sanayinin üzerinde çabuk ve kesin bir etki yapmaya başladı. Posta hizmetleri, deniz ve karayolları üzerinde işledi. Buharlı gemi hatları da Devlet'in başka başka yerlerini birbirine bağlamaya başladılar.

Osmanlı Devleti'nin para ve maliye sisteminde reformların yapılması için, bankaların ve benzeri müesseselerin kurulması gerekiyordu. Bankaların kurulmasına başlanıldı. Devlet'in daha büyük merkezlerinde Osmanlı, Ziraat vb. bankalar şubeler açmaya başladılar. Selanik, Üsküp ve Manastır vilâyetlerinin daha büyük ticaret, sanayi ve kültür merkezlerinde de Osmanlı, Ziraat ve Selanik Bankası şubeler açtılar. Bâb-ı Âli'nin sağladığı imkânlardan ve imtiyazlardan faydalanan Avrupa devletlerinden başka, komşu Balkan devletçikleri Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Romanya da Selanik, Üsküp ve Manastır vilâyetlerinin daha büyük kentlerinde banka şubeleri açmaya başladılar. Bu şubelerin faaliyetleri Makedonya Slav zenginler zümresinin de bankacılıkla uğraşmasına sebep oldular, hattâ onu, bankacılık işine teşvik ettiler. Adı geçen zümrenin bazı ad yapmış hissedarları şirketler kurdular. Onlardan en çok başarı gösterenlerden Pirlepeli Kondov Kardeşler, A. Yaranov vb. zenginlerdi. Onlar, Makedonya sermayesinin büyük bölümünü ellerine geçirdiler. 1908'de, bin Kuruşova zengininin ortaklığıyla, altı bin liralık ticaret ve banka sermayesi ile Kuruşova Ekonomi Cemiyeti (Bankası) kuruldu.

Muharrem Kararnamesi'nin getirilmesinden sonra, Bâb-ı Âli'nin Makedonya'da tanıdığı imtiyazlardan faydalanan Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri çok sayıda banka, ticaret, sanayi, demiryolu ulaşımı, posta ve telgraf, maden işletme vb. şirketler kurdular.
Osmanlı Devleti'nin sağladığı temel hak ve hürriyetlerden faydalanan Makedonya Slav halkı, XIX. yüzyılın son yıllarında ve XX. yüzyılın başında para müesseselerine benzeyen bir nevi yerel hissedar müesseseleri kurdu. Bu müesseseler, genellikle Selanik'ten uzak olan yerlerde kuruldu. XIX. yüzyılın son yılarında Üsküp'ün zengin pamuk tüccarları Petko Todorov, Nikola Hacı Traykov, Sazdo Hacı Antonov, Atanas Pop Burkoviç, Konstantin Klisarov, Petko S. Darkaçev vb. "Lyubof" hissedarlar para müessesesini kurdular.

1905'te, Üsküp alkollü içkiler üreticileri ve tüccarları beş bin lira sermaye ile "Grozd, 1906 veya 1907'de iki bin beşyüz lira sermaye ile Üsküp bakkalları "Terazi" adında bir para-kredi müessesesi kurdular. İkinci Meşrutiyet'in ilânına kadar, Üsküp'ün Makedon tüccarları "Napredok" ve "Ralo" para-kredi müesseselerini de kurdular. İkinci Meşrutiyet'in ilânından sonra ise Makedon tüccarları, Makedonya'nın bazı yerlerinde para-kredi fonları ve ticaret kooperatifleri kurdular. Ocak 1910 yılında on bin lira sermaye ile Üsküp tüccarları Petre Yakimov, Vladimir P. Anastasov, Torna Zdravev, Lazar Hacı Arsov, Todor Hacı Vasilev ve Kosta Kralov "Bratski Trud" para-kredi fonunu kurdular. 1911'de, aynı kentte A. Dapçev'in idaresinde bin hissedar "Soedinenie" şirketini kurdular. Bu şirket, kendi sermayesini, Makedonya Slav halkının bankacılığının ilerlemesi için kullandı. Bütün bu kuruluşlar ve bankalar, Makedonya Slav halkının ekonomik gücünü artırdı.


XIX. yüzyılın ortasından itibaren, Makedonya'da modern sanayinin kurulmasına da başlandı. İlk kurulan sanayi tesisleri makinalı un fabrikaları idi. Birinci Balkan Savaşı'nın başlamasına kadar, adı geçen bölgede toplam 53 un fabrikası inşa edildi. Bunlardan Selanik'te 13, Manastır'da üç, Üsküp'te altı, Serez'de üç, Pirlepe'de dört, Voden, Ohri, İştip, Kuruşova, Negotin vb. yerlerde ikişer fabrika inşa edildi. Bu fabrikaların çoğu, genellikle Osmanlı Rumları, Yahudileri ve Slavları'nın elinde bulunuyordu.
Sözü edilen dönemde, Makedonya'da besin sanayi de hızla modernleştirildi. Bu bölgenin daha büyük merkezlerinde bira, zeytinyağı, pirinç, şeker, makarna, konserve, alkollü içkiler vb. fabrikalar inşa edildi. Selanik'te besin sanayi yabancıların, Yahudiler'in ve Rumlar'ın elindeyken, Üsküp'te bu sanayi Hacı Kosta Pançev ve Lyubomir Boyiç'in; Köprülü'de zeytinyağı fabrikaları P. Zinkov ve İ. Kırtev'in; Koçana ve İştip'te ise pirinç fabrikaları Makedonya Slavlan'nın elindeydi. Birinci Balkan Savaşı'na kadar Osmanlı Devleti'nde varolan tezgâhlar, dokuma ve giyim sanayi, ülkenin pamuklu, ipekli ve yünlü kumaş ihtiyacının az bir kısmını karşılamaktaydı. Bu durum Makedonya'da azıcık daha iyi idi. Bu bölgede, sözü edilen savaşa kadar 36 dokuma ve konfeksiyon fabrikası kuruldu. Bu fabrikaların çoğu yine yabancıların, Osmanlı Yahudileri, Rumları ve Slavları'nın elinde idi. Üsküp kumaş ve gaytan fabrikası Petar Leçiç ve Hacı Kostov Kardeşlerin, Neguş ve Selanik fabrikaları ise Hacı Lazar'ın idi.

Makedonya Bölgesi'nin daha büyük sanayi ve ticarî merkezlerinde sabun, ispirto ve alkollü içkiler, kiremit ve tuğla, metal işletme, tütün işletme ve sigara, deri ve kösele, odun işletme ve mobilya, havagazı vb. fabrikalar ve elektrik santralları kuruldu. Bu fabrikaların ve santralların çoğunun sahipleri veya hissedarları yine Avrupalılar, Yahudiler, Rumlar, Slavlar, Ulahlar, Ermeniler vb. Türk olmayan unsurlardı. 1839-1912 yılları arasında ilân edilen Tanzimat Femam'nın, I. ve II. Meşrutiyet'in yankıları en çok Türk Makedonyası'nda görüldü. Bu bölgede yaşayan Slav vb. Türk olmayan unsurların ekonomik, siyasî ve sosyal hayatları daha da iyileşti. XIX. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti'nde yapılan en büyük ıslâhatlardan biri 1876'da ilân edilen I. Meşrutiyet'ti. Bu Meşrutiyet, büyük çoğunlukta olan Türk Milleti'ne yeni imtiyazlar sağlayacağı yerde, Devlet'te yaşayan azınlıkların bütün temel hak ve hürriyetlerini daha da genişletti. Onlara yeni imtiyazlar tanıyarak Osmanlı toplumunda tam bir ekonomik, siyasî ve sosyal üstünlük ve hâkimiyet sağladı. Böylece, Türk milleti kendi devletinde ve vatanında ikinci sınıf bir topluluk durumuna düşürüldü.

I. Meşrutiyet Parlamentosu'na seçilen 130 milletvekilinden 50'si Hristiyandı. Hristiyan milletvekillerinin sayısına Arap, Arnavut vb. Türk olmayan Müslüman unsurların milletvekillerinin sayısı da ilâve edilirse, o zaman, Parlamento'da, Türk olmayan unsurların milletvekillerinin sayısı çoğunluğu oluşturuyordu. Bu durum, gerek Osmanlı Devleti, gerek Türk milleti için büyük tehlikeyi oluşturuyordu. Bu tehlikenin farkında olan Sultan II. Abdülhamit, 14 Şubat 1878'da haklı olarak Parlamento'yu feshetti ve II. Meşrutiyet'in ilânına kadar Devlet'i Parlamentosuz yönetti. Ancak, Parlamento'yu kapatmakla, Sultan II. Abdülhamit, çoktandır hız alan azınlıkların ekonomik vb. üstünlüklerine ve hâkimiyetlerine son veremedi. Bu durum Balkan Savaşı'na kadar sürdü. Sözü edilen dönemde de, Osmanlı Devleti'nde gerçek ekonomik üstünlük ve hâkimiyet yine Rumlar'ın, Ermeniler'in, Yahudiler'in, Ulahlar'ın, Slavlar'ın vb. Türk olmayan unsurların elindeydi. Ekonomik hâkimiyeti araç olarak kullanan bu unsurlar, Devlet'te kendilerine siyasî ve sosyal imtiyazlar sağladılar ve Devlet'in yönetimini etkilediler.

I. Meşrutiyet'in sağladığı bütün temel hak ve hürriyetlerden faydalanan Makedonya Slav halkı, I. Meşrutiyet Parlamentosu'na Manastırlı Dimitar Robev'i milletvekili, Ustrugalı Georgi Çakarov'u ise senatör olarak seçti.Ancak Makedonya Slav halkının siyasî hayatına en büyük etkiyi 1908'de ilân edilen II. Meşrutiyet yaptı. Bu Meşrutiyet'in ilânı bütün Devlet'te engin bir coşkunlukla kutlandı, kıvançla selâmlandı. O güne kadar biribirine düşman olan milletler kardeş gibi kucaklaştılar. Makedonya'da Türk olmayan unsurların komitacıları Osmanlı Devleti'ne ve Türk Milleti'ne karşı ve kendi aralarında yürüttükleri savaşa son verdiler. Dağlardan şehir ve köylere indiler. Oralarda nutuklar çektiler. "Yaşasın hürriyet, adalet, musavvat, uhuvvet" sloganlarını attılar ve bütün vatandaşların barış ve huzur içinde yaşayacaklarına söz verdiler. Manastır, Üsküp, Selanik, Serez, Kavala, Voden, Ustrumca, İştip, Koçana, Köprülü, Kalkandelen, Kırçova, Ohri, Pirlepe vb. şehir ve köylerin sokaklarında Türk, Arnavut, Makedon, Sırp, Rum, Ulah, Yahudi, Ermeni vb. unsurlar ve Türk olmayan unsurların dağlardan inen komitacıları dolaştılar. Bütün bunlar, Meşrutiyet rejimine iki elle sarıldılar. İttihatçılar ise İhitilâlin ilk günlerinde siyasî suçlulara genel af ilân ettiler.

II. Meşrutiyet'in ilânından sonra Osmanlı Devleti'nde çok sayıda siyasî parti, dernek ve kulüp kuruldu. Devletin Makedonya Bölgesi'nde de Türkler'in dışında Türk olmayan bütün unsurlar, din ve milliyet esaslarına dayanarak kendi siyasî partilerini, cemiyetlerini ve Meşrutiyet kulüplerini kurdular. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin dışında Bulgar, Sırp, Rum, Yahudi, Ermeni, Arnavut vb. meşrutiyet kulüpleri kuruldu. Bu kuruluşların hepsi, 1908'in sonunda yapılan seçimlere katıldılar ve Osmanlı Parlamentosu'na kendi temsilcilerini 71 seçtiler. Seçimlere katılan Makedonya Slav halkı da kendi temsilcilerini seçti. Bu halk, Osmanlı Parlamentosu'na Selanik'ten Dimitar Vlahov'u, Manastır'dan Panço Dorev'i, Üsküp'ten Todor Pavlov'u ve Serez'den Hıristo Dalçev'i milletvekili olarak seçti.

II. Meşrutiyet'in sağladığı imkânlardan faydalanan Makedonya Slav halkı çok sayıda risale ve kitap yayımladı, dergi ve gazete çıkardı. Bunların en tanınmışları Selanik'te çıkan "Konstitutsionna Zarya", "Narodna Volya", "Edinstvo", "Kulturno Edinstvo", "Oteçestvo", "İskra", "Svetlost", "Rodina"; Üsküp'te çıkan "Vardar" vb. gazete ve dergilerdi.74
Osmanlı Devleti, diğer bölgelerde yaşayan unsurlara sağladığı gibi, Makedonya Slavlarına ve diğer Hristiyan ve Türk olmayan Müslüman unsurlara da aynı şekilde bütün temel hak ve hürriyetleri sağladı, hattâ, onlara çok sayıda imtiyaz bile tanıdı. I. ve II. Meşrutiyet Parlamentosu'na milletvekili seçme olanağı sağladı. Osmanlı Devleti, Türk olmayan unsurlardan veziriazam, bakan, senatör, ordu komutanı, vali, vali yardımcısı, büyükelçi, mutasarrıf, müdür yaptı. Bu unsurların hepsi kendi dillerinde konuştular, eğitim ve öğrenim gördüler. Kitap ve risale yayımladılar, gazete ve dergi çıkardılar. Dinî âyinlerini ve ibadetlerini istedikleri dilde, dinde, mezhepte ve yerde yaptılar. Çok sayıda okul, kilise, sinagog onardılar ve yenilerini inşa ettiler. Askerlik yapmadılar.

Türkler, özellikle Türk köylüsü, ses çıkarmadan, şikâyet etmeden, tarlasını, ailesini, köyünü bırakıp askere gidiyordu, demiryollarını, karayollarını ve limanlan türlü tedhişçi grupların saldırılarından koruyordu. Osmanlı Devleti'ni ve Türk Milleti'ni imhaya çalışan Balkan unsurlarının çetelerini takip ediyordu, onlara karşı savaşıyordu. Osmanlı vatanını ve Türk Milleti'ni onların yıkıcı ve tedhişçi hareketlerinden koruyordu. Türkler yıllarca askerlik yaparken, Türk olmayan unsurlar, sürekli şekilde zenginleştiler. Siyasî, sanayi, ticaret, banka, sigorta vb. ekonomik müesseseleri kurdular. Huzur, mutluluk ve güven içinde yaşadılar. Kendi varlıklarını, Türk Milleti'nin ve Osmanlı Devleti'nin onlara sağladığı adaletli, insancıl, medenî ve hoşgörü politikası sayesinde korudular ve yaşattılar. Ancak, onlar, bugün, bu gerçeği inkâr etmektedirler. Kendi güçsüzlükleri ve başarısızlıkları için sürekli şekilde Osmanlı Devleti'ni ve Türk Milleti'ni suçlamaktadırlar. Halbuki unuttukları tarihî bir gerçektir ki, Türk esareti diye bir şey yoktu. 550 yıldan fazla süren bir Osmanlı ve Türk adaleti, hürriyeti, huzuru ve güvencesi vardı. Bu unsurlar, unutmamalıdırlar ki, bugünkü millî varlıkları için sadece Osmanlı Devleti'ne ve Türk Milleti'ne borçludurlar.

                                          YUKARI


 
   

KÖYÜ İZLEMEK İÇİN GEREKLİ PROGRAMI
KURMAK İÇİN TIKLAYIN


 

DEVLET KURUMLARI

product product product seremmail seremkoy_forumuproduct product

© Copyright mustafa can & f.tanrıverdi, 2009.
www.seremkoy.net

All rights reserved.

serem köyü